Top Social

Image Slider

Hamilelikte antidepresan kullanmak otizme sebep oluyor.

psikiyatri, antidepresan, antidepresan tuzağı, hamilelikte antidepresan, çocuklarda antidepresan, otizm, psikiyatrinin karanlık yüzü, psikiyatri bilim mi, serotonin,


Bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre, hamilelik döneminde alınan antidepresan ilaçlar, çocukların otistik olma riskini iki katına çıkarıyor.

Kanadalı bilim adamlarının 145 bin 500 hamile kadın üzerinde gerçekleştirdiği yeni bir araştırma hamilelik sırasında antidepresan kullanan anne adaylarının otistik bir çocuk sahibi olma riskinin iki katına çıktığını gösterdi. 

Zihin kontrolü ayağa düştü: Her an uzaktan kumandalı bir caniye dönüştürülebilirsiniz.

Zihin kontrolü ayağa düştü: Her an uzaktan kumandalı bir caniye dönüştürülebilirsiniz.




Bu bir bilim kurgu filmi değildir; Beyni olan her canlı Işıkla zihin kontrolüne tabi tutulabilir ve hafızasının silinmesi temin edilebilir.


İnsanlık tarihi boyunca cinler kullanılarak yapılan zihin kontrolü, artık elektromanyetik teknikler ve dalgalar kullanılarak da yapılabiliyor. İnsanların zihinlerini okuyabilen elektronik devreler Japon oyuncak sanayiinde bile kullanılır iken, Türkiye'nin sözde uzman psikologları ve psikiyatrları ve Adli Tıp kurumu da dahil olmak üzere övündüğümüz tıp kurumları, halen zihin kontrolünde olan binlerce vatandaşımızı, uyuşturmaktan ve daha fazla kontrol edilmesini sağlamaktan başka bir şeye yaramayan ilaçlarla tedavi etmeye çalışıyor.


Türkiye'de acilen zihin kontrolü konusunda devlet gücü ile "karşı koyma" birimleri oluşturulması gerekiyor. Zira başka devletler, uydulardan düşman milletleri topluca zihin kontrolüne tabi tutma teknikleri konusunda somut adımlar atmış durumdalar. #mfs




***




İlgili yayınları www.SpaceExplorer.TV sitesinde bulabilirsiniz. 


***

Yıllar önce Hakkari'den yükselen bir ses: "Ben deli değilim, beynim kontrol ediliyor."

Bilimsel araştırmalar gösteriyor ki insan öldükten sonra da görüyor ve duyuyor.

psikiyatri, beyin kontrolü, beyin ölümü, ruh beden bağlantısı, huzur, mutluluk, hüzün, keder, zamanı algılama, psikiyatrinin karanlık yüzü,


Bilimsel araştırmalar gösteriyor ki insan öldükten sonra da görüyor ve duyuyor.

İngiltere'deki Southampton Hastanesi bilim adamları, ölümün hemen öncesinde yaşananlar üzerine yaptıkları araştırmada, klinik olarak ölü kabul edilen kişilerin de pek çok duyguyu yaşadıklarını tespit ettiler.

Beynin fonksiyonlarını yitirmesinin ardından, yani hastanın klinik olarak ölü kabul edildiği safhada, yaygın inanışın aksine, hastaların çeşitli hisleri bulunduğuna dikkat çeken bilim adamları, bunların başında huzur-mutluluk, hüzün ve keder gibi duyguların geldiğini belirtiyorlar.

Bilim adamlarına göre, bu çeşit hastalar ayrıca zamanın aktığını anlayabiliyor ve ışığı idrâk edebiliyorlar.

Southampton Hastanesi'nden Dr. Sam Oarniea ve Dr. Peter Fenwick'in yaptığı araştırmada, ölümün eşiğinden dönmüş 63 kalp hastasıyla yapılan röportajlardan istifade edilerek bu neticeler elde ediliyor. 4'ü "klinik olarak ölü" kabul edilip sonra da hayata dönmüş 63 hastayla konuştuklarını belirten Dr. Fenwick şunları söylüyor:

Bu ölümü, psikiyatrlar asla açıklayamaz: Elisa Lam'ın bilimsel olarak açıklanamayan ölümü.

elisa lam olayı, şizofreni, zihin kontrolü, açıklanamayan olaylar, intihar eğilimi, sanal gerçeklik, bipolar bozukluk, paranoid şizofreni, videolar, mehmet fahri sertkaya, elektrofizyoloji, elektromanyetik savaş,


Bir insan fizik kurallarını alt üst ederek ve imkânsızları art arda başararak kendini öldürebilir mi? Elisa Lam'ın günümüz bilimsel kabullenişleri ile yıllardır açıklanamayan ölümü. 

Günümüz biliminin, bu olayı açıklayabilmek için, dünyanın hemen hemen bütün toplumlarında ve kültürlerinde varlığına inanılan, Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde de varlıkları ve insanlara çok ciddi zararlar verebilecekleri açıkça ifade edilen cinleri kabul etmekten başka çaresi yok. 


Elisa Lam isimli Kanada'da okuyan 21 yaşındaki Asyalı öğrenci, turist olarak ABD'ye gitti ve adı daha önce de garip ve açıklanamayan olaylarla anılan Cecil Hotel'de kalmaya başladı. Kimse başına ne geldiğini anlayamadan bir anda ortadan kayboldu ve yaklaşık üç hafta sonra kaldığı otelin çatısında bulunan su tankında bulundu. 

Cesedinin bulunmasının ardından polisin soruşturması sırasında meydana çıkan gerçekler ise çok ürkütücüydü ve Elisa'nın ölümünün zahiri-görünen sebepler ile, doğa kanunları ya da fizik kuralları ile asla açıklanamayacağını hemen gözler önüne seriyordu. İzliyoruz.





ŞİZOFRENİ DEĞİL, BİPOLAR BOZUKLUK DEĞİL, UYUŞTURUCU DEĞİL, AKIL YA DA RUH HASTALIĞI DEĞİL, CİNLERİN ZİHİN KONTROLÜ...

Türkiye'de ve dünyada HER YIL ON BİNLERCE KİŞİ cinlerden, sihir ve büyüden kaynaklanan feci ölümler ile ölüyorlar ve bu durumların bilimsel bir izahı bile yapılamıyor. İntihar, cinnet, cinayet, kaza denilerek üzerleri örtülüyor. 

Dikkat çekicidir ki, genç kadın asansörde kamera kaydına girmese, ne kadar enteresan bir son yaşadığı hiçbir zaman anlaşılamayacak. Kimse neler döndüğünü anlayamayacak. Son nefesine doğru götürülür iken kadın sanal bir gerçekliği yaşamaya başlıyor. Zihni ve bedeni kontrol ediliyor. Asansörden çıkışı esnasında sanki bir yandan da çıkmamak için direniyor. Adımlarını atışı ile bedeninin duruşu arasında olması gereken denge hiç normal değil. Sanki orada olan biri ile konuşuyormuş gibi olduğu anda, kollarının dışa doğru bükülmesi de çok enteresan. Çok zayıflamış kendi iradesi ile direniyor ama vak'aların çoğunda olduğu gibi, bu kadın da feci sonuna mani olamıyor. 

Bu sırada ya etrafındaki cinler ona görünüyor ve kadın onlarla konuşuyor ya da cinler ona hiç görünmeden zihin kontrolü ile o anda orada bile olmayan bir tanıdığı kişi orada imiş gibi gösteriliyor ve onunla konuşuyor. Duyu organları devre dışı bırakılarak beyninin işitme, görme merkezlerine cinler tarafından müdahalede bulunuluyor ve bu sırada genç kadın gerçek ile sanalı birbirinden ayıramıyor. Beyne bu şekilde müdahaleyi artık bilim de yapabiliyor. CIA'nın, hedef aldığı kişileri NASA'nın imkanlarını da kullanarak uydulardan zihin kontrolüne tabi tuttuğu biliniyor ve bu gerçek somut kanıtlarla kanıtlanmış durumda. Aynı anlarda hiçbir arızası olmayan asansörün çalışmadığına da dikkat edilmesi gerekiyor. 

Polislerin daha sonra yaptığı incelemede asansörde hiçbir arıza-kusur bulunamıyor. Zaten genç kadın oradan uzaklaşır uzaklaşmaz, asansör art arda verilen bütün komutları yerine getirmeye ve bütün katları tek tek dolaşmaya başlıyor. Bu da yetmezmiş gibi Elisa, çatıya çıkabilmesi için elektronik alarmların aktif olduğu ve normalde asla geçemeyeceği iki kapıyı birden, alarmlar çalmadan, şifreyi bilmeden ya da geçiş kartı olmadan, hiç kimseye görünmeden ve başka bir güvenlik kamerasına da girmeden geçiyor. Kendi başına açması bile pek mümkün görünmeyen su tankı kapağını açtığı yetmiyor bir de içine girip kapağı tekrar kapatıyor. Polis, açıklayamadığı bu olayı intihar diyerek kapattı. Zaten bu tarz olaylar dünyanın her neresinde yaşansa bir gerekçe uydurularak kapatılıyor. Elisa'nın bu sıradışı ölümü o gün bu gün dünyadan yüz milyonlarca insan tarafından yorumlanmaya ve mantıklı bir açıklama yapılmaya çalışıldı ama bu olayı bilinen fizik kuralları ile açıklamayı şu ana kadar kimse başaramadı. #mfs


Bill Clinton'ın zihin kontrolünde olduğu anlar | CIA'nın zihin kontrol teknikleri




***

Ünlülere yapılan zihin kontrolü: Beyonce ve Bill Clinton





***

(Bağlantıya gitmek için resmin üzerine tıklayın!)




***




Onun hakkında neler söylediler? | Modern psikiyatrinin babası Sigmund Solomon Freud hakkında, neler söylediler?

Onun hakkında neler söylediler? | Modern psikiyatrinin babası Sigmund Solomon Freud hakkında, neler söylediler?



Hakkında ne dediler? 

► O, kendi zaferi için insanları kullanan bir egoistti. Hastalarının intihar eşiğine gelmesi umurunda bile değildi. Prof F. Crews

► Freud araştırıcı filan değil, istediği neticeye varmak isteyen ahlâksız bir oportünistti. A. Esterson

► Çok psikanaliz yaptım ama hep sıkıldım. Hastalarımı hiçbir zaman tanıyamadım. Freud nevrotik bir insandı ve onun gibilerin bu saygıdeğer meslekten çekilmesi lâzımdı. Dr. Erich Fromm

► Psikanaliz her şeye el atar ama hiçbir şeyi açıklayamaz. M. Johoda

► Freud’u hekimden saymayın, o materyalist ideoloji için çalışan bir felsefecidir. H. Ellenburger

► Psikanaliz masaldır, hem zararlı bir masal. P. Medawar

► Psikanaliz çağımızın vebasıdır. Ona inananlar “dürtü” adına “tiran” kesildiler, artık bu kaosun bitmesi gerek. E. Levinas

► Freud’a göre cömertlik, fedakârlık gibi kelimeler anlamsızdır. Bu piyesin oyuncuları kötü olmak zorundadırlar ve final daima ağlatır. M. Tournier...

Kaldı ki Freud, “Ben ne ilim adamıyım ne de mütefekkir. Sadece maceracıyım ve bu hoşuma gidiyor” demekten çekinmemiştir.


“Dünyayı Aldatanlar” 
Prof. Dr. Sefa Saygılı

Psikiyatri gerçekten bir bilim dalı mı? | Sigmund Freud: "Biz hastaları iyi edemeyiz ama onları kandırırız."

Psikiyatri gerçekten bir bilim dalı mı? | Sigmund Freud: "Biz hastaları iyi edemeyiz ama onları kandırırız."


Freud, bir doktordu. Ancak isteksiz ve işini sevmeyen biriydi. Yahudilerin seçebileceği meslekler o zaman sınırlı olduğu için, mecburen tıbbı tercih etmişti. Zaten Freud da, “Ne o zaman ne de daha sonra, doktorluk mesleğine karşı bir tutkum yoktu.” demekteydi.

1906 yılından ölüm yılı olan 1939’e kadar Freud’un yakın dostu olan Ferenczi, onun hakkında şöyle diyordu: 

“Freud, hastaların yalnızca ayak takımı olduklarını söylerdi. Hastalar yalnızca, analistin (tedavi edenin) yaşamasına yardım ettiği (yani para kazandırdığı) ve kavram için materyal sağladığı takdirde iyidir. Onlara yardım edemediğimiz açıktır. Bu, terapatik bir nihilizmdir (yani tedavi hiçtir). Bununla beraber, bu kuşkuları onlardan saklayarak ve tedavi olma ümitlerini harekete geçirerek hastaları kandırırız.”

Freud, felsefeye büyük ilgi duyuyordu. Bu yüzden teorilerini, hastalarını kendine göre yorumlayarak felsefik temellere oturttu. Psikanaliz adını verdiği metodu özel seanslarda, bir yandan purosunu içerek uygulardı. 1923’te kendisinde çene kanseri teşhis edildikten sonra bile, yine bu alışkanlığını sürdürdü. Kendisine uyanıklığı ve çalışabilme kapasitesini veren şeyin tütün olduğunu söylerdi. Sigmund Freud bu süre içinde çeşitli tümörleri aldırmak için tam otuz bir ameliyat geçirdi, ağzının yarısını değiştiren protezi defalarca çıkarttırıp taktırdı. 1938’de artık konuşması imkânsız hale geldi. Tümör habisti ve ameliyat edilemeyecek durumdaydı.

Sigmund Freud, Eşi Martha Bernays Freud ve Eşinin Kızkardeşi Minna Bernays, 1929

Bu sırada Hitler, Avusturya’yı işgal etti. Freud önce ülkeden kaçmak istemedi. Sonunda göçmeye karar verdiğinde de Naziler gitmesine izin vermek için ondan fidye istediler. Ölüm yatağındaki Freud, zengin kütüphanesini ve diğer bütün önemli eşyalarını geride bırakarak Londra’ya gitti, oğlunun oradaki evine yerleşti. Orada da çalışmayı sürdürdü, ama artık hastalarıyla seanslarını kızı Anna yürütüyordu. Freud’un yüzü süzülmüş adeta içi boşalmıştı. Giderek büyüyen kanserin sancılarına rağmen, ağrı ilacı almayı da reddediyordu. Ancak 1939, Eylül ayının son günlerinde pes etti. Doktorlar yanağını kesmiş, terminal tümöre ulaşmaya çalışmışlardı. Açık yaradan gelen koku öyle kötüydü ki, sevdiği köpeği bile Freud’un yanına gitmez olmuştu.

Sigmund Freud ve köpeği
83 yaşındaki ihtiyar, artık yiyemiyordu. Yarasına konan sinek ordusundan korunabilmek için her yanı cibinliklerle kaplıydı. Ölmeden iki gün önce doktoruna şöyle demişti: “İlk konuşmamızı hatırlıyor musun? Devam edemeyeceğim gün geldiğinde, bana yardımcı olacağına söz vermiştin. Artık bir işkence haline geldi, anlamı da kalmadı.” Doktor Freud’a bir morfin iğnesi yaptı. Oniki saat sonra bir doz daha verilince, Freud komaya girdi ve ertesi sabah öldü.

| Prof. Dr. Sefa Saygılı, Zafer Dergisi, Mayıs-2002

Bir bilim hayvanı ve ensest sapık Yahudi olarak Sigmund Freud

Bir bilim hayvanı ve ensest sapık Yahudi olarak Sigmund Freud

Sapıkların babası Sigmund Freud



Freud, insanı belirli davranışlara zorlayan dürtüleri olduğunu iddia eder. Ona göre acıkan karnını doyurur, yorulan uyur, ancak “cinsî içgüdüler” şuur altına itilir ve bastırılır. Freud, psişik hayâtımıza sadece seksüel dürtülerin yön verdiğini savunur ve tezini anormal vak’alardan hareketle izâha çalışır. 

Freud’e göre çocuklar, birçok cinsî sapıklık modellerini peş peşe sıralayan komple bir “sapık”tırlar. Elbette bu marazî isteklerini cemiyet baskısı altında doyuramazlar. Onları şuur altına iterler ve bir takım iç çatışmalar başlar. İşte Freud’a göre ruh hastalıklarının tek sebebi budur. “Psikanaliz” ile şuur altının derinliklerine inilmeli, doyurulmamış sapık arzular bulunmalı ve “kabûl edilebilir hâle” getirilip tekrar sunulmalıdır. 


Yeni değil, çarpıtılmış 


Allahü teâlânın “kâinâtın en şereflisi” olarak yarattığı insanı, bir takım süflî içgüdülerin esiri gibi göstermeye çalışan bir teori elbette taraftar bulamaz. Kaldı ki insana “serbest irâde”“seçme hürriyeti” ve “iyiyi kötüden ayırt edebilme kâbiliyeti” verilmiş olmasa, “suç ve cezâ” kavramlarının içi dolmaz. 

Freud’un getirdiği “şuur altı” ibaresi “ona has” ve “yeni” değildir. İslâm âlimleri içgüdülere, “nefs-i emmâre” adını verirler ki, insana yükselme, kendini koruma ve neslini idâme gücü veren tahrik edici bir kuvvettir. Bulunması şarttır ama dizginlenmesi lâzımdır. Bunu tıpkı kazandaki buhara benzetebiliriz. Eğer kendi haline koyuverirseniz kazanı patlatır. Ama kontrol altında tutarsanız koca lokomotifi, hedefine ulaştırır.



Yanlışta ısrar 

Freud, bu görüşlerini birebir münazaralarda sıkça savunur ancak “Histerinin cinsel etiyolojisi” üzerine verdiği bir konferansta açıkça dillendirince skandal çıkar. Öyle tepki alır ki, artık ne öğrencisi ne de çalışma arkadaşı kalır. Tam “bittim artık” dediği günlerde birileri gelip sırtını sıvazlar, onu tekrar psikanaliz üzerinde çalışmaya zorlarlar. Hatta elinden tutar bir anda (1902) profesör yaparlar. Bâzı arızalı doktorları bulup buluşturur, hizmetine yollarlar. Dahası Viyana’da Psikanaliz Enstitüsü kurar (1908) ve bu müesseseye milletler arası hüviyet kazandırırlar. 

Freud enstitü filan yönetecek kapasitede değildir, zihni dağınıktır. Bu yüzden kurumun idâresini öğrencisi Carl Gustav Jung’a bırakır. Ancak psikanaliz yaygınlaştıkça, teorideki çarpıklıklar, ortaya çıkar, dostları Freud’u yalnız bırakırlar. Freud’un en güvendiği isimlerden Adler ve Jung bile psikanalizde aradıklarını bulamaz. Rûhî hayâtın izâhını marazî modellere dayandırmayı, günahsız çocuğu birtakım cinsî sapıklıkların toplamı gibi görmeyi “insan” olma vasfına yakıştıramazlar. Adler insanoğlunun hâkim dürtüsünün “yükseklik ve üstünlük duygusu” olduğunu savunmaya başlar, Jung ise milletlere, kavimlere ve âilelere has ortak bir alt şuurdan, “kolektif şuur altı”ndan bahs açar. 



Fitneciler Londra’ya! 

Freud yenilgiye doymaz, psikanalizi antropolojiye uyarlar. Yaratılışı ret eden Darwin’e destek olmak için elinden geleni yapar. Freud, Hitler’in Avusturya’yı işgali üzerine (1938) Londra’ya kaçar, İngilizler, Yahudi biraderlere (Darwin ve Freud’a) her imkânı açar, medyayı emirlerine verip, reklâmlarını yaparlar. 



Hakkında ne dediler? 

► O, kendi zaferi için insanları kullanan bir egoistti. Hastalarının intihar eşiğine gelmesi umurunda bile değildi. Prof F. Crews

► Freud araştırıcı filan değil, istediği neticeye varmak isteyen ahlâksız bir oportünistti. A. Esterson
► Çok psikanaliz yaptım ama hep sıkıldım. Hastalarımı hiçbir zaman tanıyamadım. Freud nevrotik bir insandı ve onun gibilerin bu saygıdeğer meslekten çekilmesi lâzımdı. Dr. Erich Fromm

► Psikanaliz herşeye el atar ama hiçbir şeyi açıklayamaz. M. Johoda

► Freud’u hekimden saymayın, o materyalist ideoloji için çalışan bir felsefecidir. H. Ellenburger

► Psikanaliz masaldır, hem zararlı bir masal. P. Medawar

► Psikanaliz çağımızın vebasıdır. Ona inananlar “dürtü” adına “tiran” kesildiler, artık bu kaosun bitmesi gerek. E. Levinas

► Freud’a göre cömertlik, fedakârlık gibi kelimeler anlamsızdır. Bu piyesin oyuncuları kötü olmak zorundadırlar ve final daima ağlatır. M. Tournier...


Kaldı ki Freud, “Ben ne ilim adamıyım ne de mütefekkir. Sadece maceracıyım ve bu hoşuma gidiyor” demekten çekinmez. 

| İrfan Özfatura 

Yazarın faydalandığı eser: “Dünyayı Aldatanlar” Prof. Dr. Sefa Saygılı




PİSLİĞİN TEKİYDİ.

Modern psikiyatrinin babası sayılan Sigmund Freud, kelimenin tam anlamı ile pisliğin tekiydi.


Öz annesine karşı sapkın cinsi duygular besleyen ve yıllar sonra bile bunu gizlemeyen, insanlıktan çıkmış biri idi... Babasından 20 yaş küçük olan annesini zayıf, çekici, koruyucu, sevgi dolu bir kadın olarak tarif eden ve ona karşı tutkulu, seksüel bir bağlılığı olduğunu gizlemeyen tipik bir ensest Yahudi idi kendisi... Sorunlu ve iğrenç bir Yahudi ailenin daha küçük yaşta psikopata bağlamış sorunlu bir ferdi idi. 


Psikiyatride kendine has iddialar uydurdu. İlgi alanı daha ziyade insanların rüyaları idi. Gerçekte bir şeyi başaramamış ve asla başaramayacak biri için harika bir tercihti rüyalar... Uzun ömründen geriye tuttuğu bir tek not bile bırakmamış olmasını ve aşırı dikkatle hepsini imha etmiş olmasını da göz önünde bulundurursanız, ne demek istediğimi çok daha iyi anlayabilirsiniz.

Ömrü kuramlar/teoriler üretmekle geçti ve bir tanesini bile ispat edemedi. Onun savunucuları, gerçekliği ispat edilememiş kuramların çürütülemediğini iddia etmek gibi bir komiklik sergilemekteler. İnsanların rüyalarında yaşayan ya da insanların kendilerinin bile bilmediği bir bilinçaltı bulunduğunu iddia edip var olup olmadığı ispat edilemeyen bu bilinçaltında yaşayan sözde hekim özde üçkağıtçı bir acayip mahlukun, kendinden acayip uydurmalarını kim nasıl çürütebilsin?

Akademik çalışmalarına devam edip profesör ünvanı alması gerekiyordu ama o çalışmalarına ara verip bir yazıhane açmayı uygun gördü. Otuz yaşına gelmişti ve evleneceği kız daha fazla bekleyemezdi. Tedavi iddiası ile insanları dinledi ve bol bol paralar aldı ki zaten 1960'lara kadar Psikiyatrlar reçete yazamaz, ilaç kullandıramaz sadece dinlerdi. Hem bu sahada geliştirilmiş ilaç yoktu hem de kimse psikiyatrları hekim kabul etmezdi. İlk antidepresan bile Freud'un ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra 1960'larda tüberküloza çare aranırken tamamen tesadüfen bulundu. O gün bu gün de psikiyatrların hiçbir ilacı hiç kimseyi gerçek anlamda tedavi etmedi. 

Kendi sağlığını bile düşünmeyen zavallı bir tipti Freud... Günde en az yirmi puro içerdi ve ömrünün son altı yılında üst damak ve üst çene kanserinden mustarip tarifsiz acılar çekti. Üst çene kemiği, dişleri ve damağı adeta çürüyüp yok olmuştu. Konuşamıyor ve yemek bile yiyemiyordu. Ancak bir protez uydurularak bir nebze olsun yemek yemesi ve zorlanarak da olsa konuşması sağlanmıştı.

1939 yılında acıları dayanılmaz hale geldiğinde doktoruna "Artık bu işkenceden başka bir şey değil ve hiçbir anlamı yok" dediği, doktorundan kendisini iğne ile öldürmesini istediği de ciddi ciddi iddia edilmektedir. 

Hasılı kelam, günümüzün çakma bilimi psikiyatrinin babası bile işte böyle bir babadır. Evlatlarının onlarca yıldır bir şey başaramamış olması şimdi size tuhaf geliyor mu?


#mfs




YAHUDİLERDE CİNSEL SAPIKLIK – ENSEST İLİŞKİ

Kaptın günlümü, kız kardeşim, yavukluk!
Gözlerinin bir bakışı ile... 
Okşamaların ne güzel, kız kardeşim, yavuklum!
Şaraptan ne kadar hoştur okşamaların,
(Bozulmuş Tevrat, Neşideler Neşidesi Bölümü, 4/9-10)

Hahamlar Tevrat'a, kendi sapkın görüşlerine uygun olarak, ahlakı bozacak emir ve konuları katmayı da ihmal etmemişlerdir. Bu sapık sözde ayetler, Yahudilerin ellerinde bulunan Tevrat'ın Allah tarafından indirilen asıl Tevrat olmadığına da delil oluşturmaktadırlar. Aile içi cinsel ilişkiye varan bütün sapıklıklar Bozulmuş Tevrat'ta övgüyle anlatılır. Hahamların Bozulmuş Tevrat'a ekledikleri Lut Peygamber ve kızları hakkında çirkin iftira, sapık Yahudi adetlerinden olan ensest'i (aile içi cinsel ilişki) meşru göstermek için uydurulmuştur.

"Ve Lut Tsoardan çıkıp dağda oturdu, ve iki kızı onunla beraberdi; çünkü Tsoarda oturmaktan korktu; ve o, ve iki kızı bir mağarada oturdular. Ve büyük kızı küçüğüne dedi: 'Babamız kocamıştır, ve bütün dünyanın yoluna göre yanımıza girmek için mem­lekette erkek yoktur; gel, babamıza şarap içirelim, ve babamızdan zürriyeti yaşatmak için onunla yatarız.'

Ve o gece babalarına şarap içirdiler ve büyük kız girip, babası ile yattı... Ve ertesi gün dedi: İşte dün gece babamla yattım, bu gece de ona şarap içirelim, sende gir onunla yat... Ve küçük kız kalkıp onunla yattı."(Bozulmuş Tevrat, Tekvin Bölüm 19/30-36)

Bunun yanı sıra, Bozulmuş Tevrat'ın metinlerinde pek çok müstehcen ifade vardır. Bir ilahi kitapta bulunması mümkün olmayan aşağıdaki ifadeler bozulmuş Tevrat'tan alınmıştır:

İki memen, sanki bir çift geyik yavrusu.
Zambaklar arasında otlayan, İkiz ceylan yavrusu.
Kaptın gönlümü, kız kardeşim, yavuklum!
"Gözlerinin bir bakışı ile,
Gerdanının tek zinciri ile gönlümü kaptın.
Okşamaların ne güzel, kız kardeşim, yavuklum!
Şaraptan ne kadar hoştur okşamaların,
Itırın güzel kokusu da her çeşit baharattan!
Ey yavuklum, bal damlatır dudakların;
Balla süt senin dilinin altındadır,
Evsabının kokusu da, sanki Libnan kokusu.
Kızkardeşim, yavuklum, kapalı bir bahçedir,
Kapalı bir kaynaktır, mühürlenmiş pınardır." 

(Bozulmuş Tevrat, Neşideler Neşidesi Bölümü 4/8-12)


"Çarıklar içinde ayakların ne güzel, Ey emir kızı!
Toplu kalçaların sanki mücevherler.
Üstat ellerinin işi.
Göbeğin yuvarlak bir tas,
Onda karışık şarap eksik değil;
Karnın buğday yığını,
Zambaklarla kuşanmış...
Zevkler içinde, ey sevgilim,
Sen ne güzelsin, ve ne şirinsin.
Bu senin boyun hurma ağacına,
Memelerin de salkımlara benziyor.
Hurma ağacına çıkayım,
Dallarını tutayım, dedim; Keşke sen bana.
Anamın memelerini emmiş kardeş gibi olaydın!
Dışarıda seni bulunca,
Ben seni öperdim;
Beni de kınamazlardı.
Küçük bir kız kardeşimiz var,
Ve onun daha memeleri yok;
Ben duvarım,
Memelerim de kuleler gibi."(Bozulmuş Tevrat, Neşideler Bölümü Bab 8/1,8,10)



"Memelerin üzüm salkımları gibi olsun, Fahişelik ettikleri zaman kızlarınızı Ve zina ettikleri zaman gelinlerinizi Cezalandırmayacağım." 

(Bozulmuş Tevrat, Hoşca bölümü, Bab 4/14)


"Soluğun kokusu da elma gibi, ve ağzın en iyi şarap gjbi." (Bozulmuş Tevrat, Neşideler Neşidesi Bölümü, Bab 7/6-9)

Ölen hayvandır. Ruh ölümsüzdür. | Ölümün hakikati.

Ölen hayvandır. Ruh ölümsüzdür. | Ölümün hakikati.


Ölen hayvandır, ruhlar ölmez.


Hayvan, "hay" kökünden, hayat sahibi olan anlamına gelir ki, bu doğru bakış açısı ile bakıldığında, maddesel formdaki canlı olan vücudumuz da maddesel hayat sahibi bir hayvan türüdür. Ruh ise madde değildir. Ölümlü de değildir.

Mü'minlerin ruhları da, kafirlerin ruhları da "ölüm" denilen şey gerçekleştiğinde sadece bedeninden ayrılırlar. Ölüm bir "yok oluş" değildir. Ölüm, yılanın kabuk bırakması misali bir merhale, bir aşamadır.

Cennet ve Cehennem, yedi kat semanın da daha üzerinde mevcut bulunan beş kat daha semadan biri olan "Alem-i Arş"tadır. Şu anda fiilen mevcutturlar. Ama kıyamet kopup bütün herkes hesaba çekilene kadar, şu ana kadar ölmüş ve kıyamete kadar ölecek kişilerin ruhları cennet ya da cehenneme götürülmez. Bedeninden ayrılan ruh, vazifeli melekler tarafından, melek hızında yine yedi kat semanın üzerindeki bir sema katında bulunan Illiyyin ya da Siccin'den birine götürülür.

Peygamberlerin, şehitlerin, bazı velilerin, salihlerin, salihaların ruhları ise özgür bırakılır. Onlar ruhaniyetleri ile istedikleri zaman dünyaya gelirler, sevdikleri kişileri görürler, izlerler, dinlerler. Harplerde mü'minlere yardım ederler. Allah'ın izni ile istediklerinde yaşamakta olan yakınlarına ve sair mü'minlere görünebilirler de. İşte selefi-vehhabi sapık mezhebine mensup olanlar bu gerçekleri bilmeden velilerin kerametlerini inkar ederler.

Piri Reis, o meşhur ve akıl almaz dünya haritasını, bu şekilde, Süleyman peygamberin(a.s.) ruhaniyeti ile görüşerek çizmiştir. İşte bu gün bilim, milimine kadar doğru çizilmiş haritanın acziyeti içindedir. Süleyman aleyhisselam hem peygamber hem de devlet lideri idi. Onun zamanında da dünyada çok yüksek teknoloji vardı.

İnsanların hepsi yaratıldı, ruhlar aleminde bir aradaydı. Orada herkes "asıl gerçeği" gördü ve iman etti. Herkes ama herkes "Evet rabbimizsin" dedi. Ama sonra bu gerçekler ruhlara / insanlara unutturuldu. Sırası gelen ruh, annesinin karnındaki bedenine 120. gün melekler tarafından konulur. Doğar, yaşar, tercihlerini yapar ve sonra ölür. Öldüğü gibi, ruhlar aleminde gördüğü ve unutturulan ilahi gerçekleri yine görür. Ama dünyada iman etmemiş ise, cüz'i iradesini doğru kullanmamış ise artık kaybetmiştir ve ebedi-sonsuz cehennem azabı çekecektir.

Ruhlar alemindeki en son ruhlar da dünyaya gelip imtihan olup dünya hayatını tamamlayana ve kıyamet kopana kadar, önceki dönemlerde dünyaya gelip bedeni ölen bu ruhlar, Siccin'de azap çekerek kıyameti beklerler. Mü'minlerin ruhları ise Illiyyin'de cennet misali nimetler ile ödüllendirilirler. Bunlar, yeni ölüp de aralarına getirilen ruhlardan, dünyadaki yakınlarına dair haberler de sorup öğrenirler.

Ruh ile bedenin 12 farklı bağlantısı vardır. Ölümle beraber ruh ile beden arasındaki bağlardan sadece üçü kopar. Dokuz bağ halen aktif kalır. Yani ölümle birlikte kişinin bedeni işe yaramaz ve kıymeti olmayan bir atık olmaz. Kopan bağlar hareket, renk ve ısı bağlarıdır. İşitme, görme, his etme v.s. bağları hep devam eder. Ölü kişi, başına gelen kişileri görür, duyar, temaslarını his etmeye devam eder ama hareket edemez. Cevap veremez. Hiçbir hareketi yapamaz.

Kabrine konulan bedeni ile de bağı kopmaz. Ruhu Illiyyin ya da Siccin'de de olsa, azap ya da mükafat görüyor da olsa, dünyadaki kabrine gelenleri görür, işitir, anlar. Kabirde azap olarak bedenine yapılan eziyetleri  /cezaları tadar. Kabir aleminde azap hem ruha hem de bedenedir.

Ruh ebedidir / sonsuzdur. Tercihlerine göre sonsuz cennet ya da cehennem hayatı yaşayacaktır. Günahkar olup cehenneme gitse bile, mü'min olduğu için, iman ettiği için mutlaka cehennemden sonra cennete geçecek ve ebedi cennette kalacaktır.


Depresyondayım. Antidepresan kullansam iyi olur muyum?

mutluhan izmir, psikiyatrinin karanlık yüzü, antidepresan, antidepresan tuzağı, depresyon, ilaç endüstrisi, uydurma hastalıklar, kaygı bozukluğu, klinik psikoloji, psikolojik danışmanlık, psikiyatri,



İlaç endüstrisinin sihirli cümlesi: "Beyninizdeki bir kimyasal bozukluk nedeni ile hayata uyum sağlayamıyorsunuz. Ama üzülmeyin. Artık bu sorunu giderecek bir hapımız var."

Depresyonda olduğunuzu düşünüyorsanız, bunları bilmelisiniz.

Aşırı karmaşık ve tam olarak anlayamamış olduğumuz bir yapıda ortaya çıkan hastalıkları çok basitleştirilmiş bir modele indirgeyip, nedenlerini o model üzerinden anladığımızı varsayarak tedaviler geliştirmek bizi derin yanılgıların içine sürükleyebilir. Özellikle de bu tedaviler oldukça tehlikeli ve insan yaşamını altüst edebilecek birtakım yan etkiler gösterme potansiyelleri taşıyorlarsa... Bu durumda insanlara, tedavi etmek amacıyla verdiğimiz ilaçlar yoluyla, hastalığın verebileceği zarardan çok daha fazla zarar verebiliriz! Bugün depresyon hastalığının tanımının yapılmasında bir sorun olduğu tartışılmaktadır.

Evet, ilaçların tedavi edebileceği depresyon tabloları kesinlikle vardır. Ancak her depresif belirti gösteren kişiyi, aynı hastalığa yakalanmış olarak varsaymak yanıltıcı olabilir. Çünkü depresif belirtiler gösteren kişilerin önemli bir kısmının, antidepresanların yan etkileri nedeniyle daha da kötüye gidebilecekleri ve tedavi edelim derken daha ağır depresyon tablolarını tetikleme olasılığımız olduğu söylenmektedir.(101) Bugün kullandığımız tanılandırma sistemi, antidepresan ilaçlardan yararlanabilecek hastalarla, bu ilaçların etkilerinden dolayı daha da kötüye gidebilecek olan hastaları birbirlerinden ayırmamaktadır. Ghaemi'nin belirttiği gibi, günümüzdeki tanılandırma sisteminde, depresyonun yanında, kaygı, mizaç bozuklukları ve duygudurum bozuklukları gibi birçok hastalığı, depresyon adıyla tek bir grup altında toplamaktayız. Bunun önemi, aslında antidepresan tedaviden yarar görmeyecek, hatta zarar görebilecek olan hastaları da antidepresan ilaç tedavisine maruz bırakma riskini artırmasında yatmaktadır.(101)

Psikiyatri, bugün insanların her sıkıntısına ilaçla çare bulma sevdasına düşmüştür. Üretemeyen, kendine yabancılaşmış, yalnızlaşmış, eylemsizleşmiş insanları, manzara seyredip, uzaklara dalıp mutlu hisseden birer tüketim makinesi halinde yaşatma hedefi, sağlıklı bir ruh haline ulaşma hedefi olarak tanımlanmaktadır. İnsanlar bu edilgen yaşamın hiçbir sıkıntı hissetmeyen aktörleri konumuna indirgenmek istenmektedir. Ancak bu yaşam biçimi insanın doğasına ters düştüğü için, sürekli olarak insanlara ilaçla müdahale etmek gerekliliği doğmuştur. Doğalarına zıt bir yaşama sürüklenmekten dolayı mutsuz hisseden insanlara ilaç tedavisi biçme etkinliği ise modern psikiyatriyi, otomatik biçimde hareket eden, beyinsiz bir deve dönüştürme riski içermektedir.

Depresyon modellemeleri, biyolojik sorunlar nedeniyle (hangi koşullar altında yaşıyor olursa olsun) depresyon hastalığına yakalanacak olan hastalarla, yaşam koşullarının getirdiği edilgenliğin ve yabancılaşmanın yaratacağı depresif belirtileri sergileyen insanları birbirinden ayırmalıdır. İkinci grup, birinci gruptan çok daha geniş olduğu için, günümüzdeki depresyon modellemesine göre (beyinde serotonin eksikliğinin depresyona neden olduğu savına dayanarak), aslında beyninde hiçbir biyolojik sorun olmayan geniş kitlelere serotonin 
yükseltici olduğu iddia edilen ilaçlar önerilmektedir. Bu durum, sadece ilaç üreten şirketlerin cirolarını artırmaya yaramaktadır, ilaçları kullanan insanların büyük kesimi için ise dişe dokunur bir yarardan söz etmek neredeyse olanaksızdır.

Günümüzde neredeyse hepimizin yaşamının bir parçası haline gelen depresyon ile kaygı bozukluğu grubu hastalıkların (obsesif-kompulsif bozukluk, panik bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluğu) teşhisleri ve bu teşhislere yönelik kullanılan antidepresan ilaçlar, aslında üzerinde dikkatle durulması gereken bazı sorunları da beraberlerinde getirmişlerdir. İnsanlık, bu dünyadaki uzun süreli varoluşunun son 50 yılı boyunca, şimdiye dek görülmemiş ölçüde yoğun biçimde ruhsal sorunlar yaşayan ve buna yönelik tedaviler talep eden bir konuma gelmiştir. İnsanların modern bir yaşama geçmesiyle ortaya çıkan yeni yaşam biçimlerinin getirdiği psikolojik yansımalar modern tıp tarafından yeterince irdelenmeden hemen bir hastalık olarak kabul edilmiş ve bu sorunları çözmeye yönelik özel bir etki gösterdiği öne sürülen birtakım ilaçlar yoğun olarak kullanıma sunulmuştur. Psikiyatri, klinik psikoloji ve psikolojik danışmanlık olarak adlandırılan meslek grupları ise çok derinlemesine sorgulamadan, bu hastalıkların teşhisindeki şişmenin ve bunlara yönelik uygulanan tedavilerin doğrudan ya da dolaylı olarak destekçisi konumuna gelmişlerdir.

Daha doğrusu, ilaçlar bu mesleklerin, bu meslekler de ilaçların varlık nedeni haline gelmişlerdir. Yüz binlerce yıldır, bugüne kıyasla çok daha zor koşullarda yaşamını sürdürerek bugüne ulaşmış olan insanlar, fiziksel yaşam koşulları önceki dönemlere göre çok daha rahatlamış görünse de, günümüzde neredeyse antidepresan ilaçlar olmadan yaşamlarını sürdüremeyecek bir duruma gelmişlerdir. Bu açıdan insanlığın bir ilerleme kaydettiği ileri sürülebilir mi? Fiziksel olarak daha rahat koşullara sahip olmak ama ruhsal sağlığı çok bozulmuş ve ilaçların yardımı olmadan yaşayamayacak duruma gelmek bir ilerleme midir? İnsanlar bugün önceki dönemlere kıyasla çok daha fazla tüketebiliyorlar ve tükettikleri maddelere ulaşmak için çok da fazla çaba sarf etmeleri gerekmiyor. Artık günümüzde ısınma, barınma, giyinme, beslenme gibi temel gereksinimleri karşılamak için sabahın köründe kalkıp gece geç vakitlere dek doğayla uğraşmak, üretmek zorunda değiliz. Süt içebilmek için koyunla, inekle uğraşmak zorunda değiliz, gömlek giyinebilmek için pamuk yetiştirmemiz gerekmiyor, gıdalarımız tarlada güneşin altında aylarca uğraşmamız gerekmeden ayağımıza dek geliyor. Isınabilmek için günlerce odun kesip, evimize taşıyıp onu yakmamız gerekmiyor, suyumuz kovalarla taşımamıza gerek kalmadan musluktan akıyor.

Bu gibi gereksinimlerin hazır olduğu bir yaşam tarzının bize sunulmuş olması hepimize doğal geliyor, hatta bu koşulları daha da iyileştirme peşindeyiz. Aslında şöyle bir baktığınızda günümüzün şehirli insanının yüzlerce yıl öncesinin saray ahalisinden çok daha geniş olanaklar içinde olduğu görülür. Artık o kadar boş vaktimiz var ki, yüzlerce televizyon kanalı, filmler, diziler ve internetin sunduğu olanaklar bile bu boşluğu tam olarak doldurmaya yetmiyor. Peki, artan bu fiziksel rahatlığa ve tek sorunun giderek boş vakitleri doldurabilmeye dönüştüğü bu yaşam biçimi insanları neden mutlu etmiyor ve ruhsal sorunlar ve bunlara yönelik sunulan ilaçların kullanımı katlanarak artıyor?


Günümüzde insanlığın ulaştığı bu farklı ve rahat yaşam biçiminin getirdiği ruhsal sorunların nedenini, modern tıp, beyindeki kimyasal dengesizliklere bağlı olduğunu öne sürdüğü depresyon ve kaygı bozuklukları adları altındaki hastalıklara bağlamaktadır. Bu hastalıklara sahip olduğu deri sürülen insan kitleleri, 50-60 yıl öncesine kıyasla bugün her ülkede 6 ila 10 kat arasında artış göstermiştir ve giderek genişleyen bu kitlelere beyinde olduğu ileri sürülen kimyasal dengesizliği düzeltmeye yönelik ilaç tedavileri sunulmaktadır. Bu ilaçlara başlandıktan sonra genellikle ilaçlar kısa bir sürede bırakılamamaktadır. Antidepresan ilaçlar yıllarca kullandırılmakta, sıklıkla insanlar bu ilaçları ömür boyu kullanma eğilimi göstermektedirler. Bu hastalıkların nedeni olduğu deri sürülen beyindeki biyokimyasal dengesizliklerin bir somut neden gibi önlerine konulmasından tatmin olan hekimler de zaten altta yatan bir kimyasal bozukluk olduğuna inandıkları için, uzun süreli ilaç kullanımına destek vermektedirler. Ancak unutulan bir şey var ki, şu anda beyinlerinde kimyasal 
bir bozukluk olduğunu öne sürerek ilaç tedavisi altına aldığımız bu geniş insan kitleleri, 50-60 yıl öncesine dek çok daha zor olan yaşam koşulları ile baş ederek, herhangi bir ilacın desteğine gereksinim duymadan yaşamlarını sağlıklı biçimde sürdürebiliyorlardı. Şimdilerde ülkemizde neredeyse her üç insandan birinin kullanır hale geldiği bu ilaçlar olmadan ve yaşamımızda sahip olduğumuz rahatlıklar yokken ruhsal olarak daha sağlıklı olabilmemizin sırrı neydi?

Beyinde varsayılan kimyasal bozukluk, son 50-60 yılın sorunu olarak, sonradan mı ortaya çıkmıştır? Böyle bir gelişme olduysa, yani 60 yıl öncesine dek beyin kimyası düzgün olan insanların beyin kimyaları bozuldu ise bunun sebebi nedir? Yoksa modern psikiyatri, beyninde böyle bir kimyasal sorun olan dar bir hastalık grubundaki bulguları, modern yaşam biçiminin insanlara kazandırdığı güçsüzlük, yabancılaşma, yalnızlık, bağımlılık gibi sorunların etkisi de ruhsal sorun yaşayan geniş kitlelere yamamak peşinde midir?

Bu kolaycı ve bazı kesimler için de kazançlı bir yoldur. İnsanlığı, yüz binlerce yıldır içinde biçimlenmiş olduğu yaşam koşullarından uzaklaştıran yeni yaşam tarzının etkilerini sorgulamak ve ruhsal hastalıkları buna bağlayarak açıklamaya çalışmak uzun, meşakkatli ve tüketime dayalı günümüz toplumunun yapısında sermayenin işine gelmeyecek bir yoldur. Bunun yerine insanları, "beyninizdeki bir kimyasal sorun nedeniyle yeni yaşam biçimine uyum gösteremiyorsunuz" diye ikna etmek ve "bu sorunu giderecek ufak bir hapımız var" diyerek onları çözüm sunulduğuna inandırmaya çalışmak daha kolay gibi görünmektedir. Cadının pamuk prensese sunduğu zehirli elmayı yiyecek miyiz? Günümüzde asıl sorun beynimizdeki kimyasal sorun değil de, başka nedenler olabilir. Örneğin rahatımıza olan düşkünlüğümüz, paylaşmaya yanaşmayan ve bizi yalnızlaştıran bencil yapımız, üretim yapan becerikli insan olmaktan uzaklaşarak tüketen bir asalağa dönüşmemiz, bu asalak ve zayıf yapımızı sevmekte güçlük çekmemiz, bu nedenle kendimizle kavgalı olmamız ve kendimize yabancılaşmış olmamız ise, çoktan zehirli elmayı ısırmışız demektir. Hal böyle ise, bu duruma tahammül etmemizi kolaylaştıracak ilaçlar bizim yaşam boyu arkadaşımız olacak ve onlar olmadan yaşayamayacağız demektir.

Duruma bu açıdan baktığımızda, modern bilimin ve modern tıbbın, psikiyatrinin ve klinik psikolojinin, insanları tüketime dayalı olarak kurulmuş bir dünya düzenine uyum sağlamaya yönelik olarak biçimlendirmeye çalıştıkları söylenebilir. Unutmamak gerekir ki her canlının içinde geliştiği ve biçimlendiği doğal bir çevre vardır ve ancak bu doğal koşullara uygun olarak yaşadığında fiziksel ve ruhsal dengesini koruyabilir. Henüz hiçbir canlı, içinde geliştiği doğal çevreye göre biçimlenmenin getirdiği bu bağlayıcı koşulları aşma olanağına sahip değildir. Tüm canlılar, bu koşullardan uzaklaştıklarında yaşamsal boyutlara varabilecek sorunlar yaşamaktadırlar. Bu gerçeği bildiğimiz halde yaşamımıza ne gibi sorunlar getireceğini iyice irdelemeden birtakım yeniliklerin peşinden gözü kapalı biçimde koşmaktayız. İnsanın diğer canlılardan en önemli farkı, içinde yaşadığı doğal çevreyi değiştirebilmesidir. Ancak bu değişime, insanların yeni koşullara uyum göstermesini sağlayacak düzeneklerle donatılması için gerekli olan değişim eşlik etmemektedir. Uyumu sağlayacak süreçler ise yüz binlerce yılda sonuç vermektedir. Eğer insan tükettiği her şey için mücadele etmesini ve çaba göstermesini gerektirecek doğal bir ortamda biçimlenmiş ise, şu anda içinde yaşadığı yaşam biçimi onun doğal yapısına terstir. Ve bu durumda yapısı da içinde bulunduğu çevrenin getirdiği uyumsuzluğa bağlı sorunlar yaşaması beklenen bir durum olacaktır. Bu nedenlerle, günümüzde yaygın olarak karşılaşılan depresif belirtilerin nedeninin, insan beyninin değişen koşullara uyum sağlayamaması olduğu ileri sürülebilir. Ancak bu sav, uyum sağlama düzeneklerini hızlandırma umudu doğurmamalıdır. Bu yöndeki bir umut, değişim-uyum süreçlerinin ne derece uzun sürelerde gerçekleştiği gerçeğini göz ardı etmekle olanaklı hale gelebilir. İnsan kendi biyolojik varlığının gerçeklerini aşarak yaşayabilme olanağından uzaktır. Değişim-uyum sürecinin hızlanmasını ummak ve insanların uyum gösterememelerini bir hastalık olarak değerlendirmek, insandan değil, yarı tanrı haline gelmiş bir varlıktan söz etmek anlamına gelecektir. Yani insanın temel gerçeklerini göz ardı ederek onun sorunlarına çare bulamayız.


Bir yarı-tanrının yeteneklerine bizi ulaştıramadığı için suçu beynimize atmak kolaycı bir yaklaşımdır. Bu suçlama, isyan eden beynimizi susturmaya yönelik ilaç tedavilerinin yolunu açmak anlamına gelecektir. Bu nedenle, modern tıbbın ileri sürdüğü birtakım savların sorgulanması gerekmektedir.Örneğin depresyon ve obsesif-kompulsif hastalıkların nedeni gerçekten beyin kimyasındaki bir bozukluk olabilir ancak bu neden, şu anda bu hastalıklara benzer belirtiler gösteren geniş kitlelerin rahatsızlıklarının gerçek nedeni olmayabilir. Benzer belirtiler her zaman aynı nedenden kaynaklanmayabilir.

Ancak eğer ufak bir hasta grubunu hasta eden etkeni, geniş insan topluluklarının içinde yaşadıkları koşullardaki değişimlere ayak uyduramamalarının doğurduğu sıkıntıların da etkeni haline getiriyorsak, bu doğru bir yaklaşım değildir. özellikle de bu gerekçe, insanların yaşadıkları sorunları çözmekten uzak olan ve sorunlarına sorun katabilecek birtakım ilaç tedavilerinin de yolunu açıyorsa daha da dikkatli olmak gerekecektir. Sözü edilen hastalıkların tedavisi için önerilen ilaç tedavilerinin, insanları çok hızlanan ve anlamlandırmaya zorlandıkları bir yaşam biçimine düşünmeden uyum göstermelerini sağlamak, kendilerine yabancılaştıran bir tüketim etkinliğine sorunsuz katlamalarını, bu
eylemi düşünmeden ve hızlı biçimde icra edebilmelerini sağlamak gibi bir etkisinin olup olmadığını da dikkatle sorgulamakta yarar vardır.

Bugün içinde bulunduğumuz durum, depresyon ve kaygı bozukluğu teşhislerinin çok geniş toplum kesimlerini kapsayacak derecede, belki de hiçbir dayanağı olmadan genişletilmiş olması ve buna eşlik eden ilaç kullanımındaki patlamadır. Bu iki olgunun birbirlerini teşvik eder tarzda bir etki yapmakta oldukları ile ilgili yaygın bir kanı vardır. Bu durumda antidepresan ilaçların, depresyonun varlık gerekçesi haline gelip gelmediklerini sormanın sırası gelmiştir denebilir. Bugün, depresyon ve kaygı bozukluğu gibi tanı kategorilerinde, gerçekte beyninde herhangi bir kimyasal sorun olmayan insanları da içine katacak derecede genişletilmiş olmalarından dolayı sorun vardır. Bu genişleme, beyninde kimyasal bozukluk olmayan kişileri gereksiz bir ilaç tedavisine maruz kalmaya itmekte ve bu ilaçların yan etkilerine de onları maruz bırakmaktadır. Beyinde kimyasal bir bozukluk olmasa bile uzun süreli antidepresan kullanımı, kişilikte çok sinsi gelişen birtakım değişikliklere yol açarak, önceki sayfalarda belirtildiği gibi bazı sorunlara neden olma potansiyeli taşımaktadır.

Bu sorunlardan belki de en önemlisi, bir sonraki bölümde ele alacağımız gibi, kaygının ortadan kaldırılmasının yarattığı 'sinsi' kişilik değişikliğidir.

Dr. Mutluhan İzmir, Psikiyatrinin Karanlık Yüzü, Hayy Kitap, Sayfa: 83-88

Site editörünün notu: Konu hakkında daha fazla bilgiyi kaynak kitapta bulabilirsiniz. Lütfen ülkemizde bu sahada gayret eden doktorları, yazarları ve yayın evlerini desteklemek ve bu çığırın güçlenmesini temin etmek için kitaplarını satın alarak destek olun.

Dipçe:


(101) Ghaemi SN, Vöhringer PA, WhithamEA. Antidepressants from a public health perspective; reexamining effectiveness, suicide, and carcinogenicity. Acta Psychiatrica Scandinavica, 127: 2, 89-93,2013.

Artan cinnet ve saldırganlık olaylarında antidepresanların etkisi var mı?


Artan cinnet ve saldırganlık olaylarında antidepresanların etkisi var mı?


Depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar giderek çoğalmakta ve tedavi sağlayıcı etkilerinin de arttığı söylenmektedir. Her ne kadar yan etkilerinin giderek azaldığı iddia edilse de başka açılardan ortaya çıkartabilecekleri sorunlar nedeniyle, antidepresan ilaçların kullanımlarında dikkat edilmesi gereken şeyler vardır. 

SSRI (seçici serotonin geri alım engelleyicisi) grubu antidepresanlar, günlük yaşamı olumsuz etkileyen, uyuşukluk, görmede bulanıklık, ağız kuruluğu, baş dönmesi, iştah açma, hafızada zayıflama gibi olumsuz etkileri, ilk kullanılmaya başlanan trisiklik antidepresanlar ve MAO (monoaminooksidaz) inhibitörlerine kıyasla belirgin olarak daha az yapmaktadırlar. Bunun için, SSRI grubu antidepresan ilaçlar, çalışma hayatına bir an önce tam verimle geri dönmek ve depresyonun insanı günlük hayattan kopartan olumsuz etkilerinden kurtulmak isteyen depresif hastalar için çok büyük bir umut ışığı haline gelmişlerdir. Antidepresan ilaçların, gerçekten çok yararlı oldukları ve yerlerinin tartışmasız oldukları durumlar vardır. Ancak günümüzde sorun, bu ilaçların kullanımlarında, etkili ve yararlı oldukları alanın çok dışına taşma gibi bir sorun yaşanıyor olma olasılığının 'ciddi bir olasılık' haline gelmiş olmasıdır. Şimdi bu olasılığı artıran nedenleri birer birer gözden geçirebiliriz.

Bu grup antidepresan ilaçlar amin yapılı nörotransmitterlerden (beyin hücreleri arasında iletişimi sağlayan maddeler) olan serotoninin, presinaptik nöron (uyarımı yapan sinir hücresi) tarafından, sinaptik aralıktan (hücresel aralık) geri alınımı azaltarak serotoninin sinaptik aralıkta daha uzun bir süre kalmasına ve bu yolla daha etkili olmasına neden olurlar. Serotonin üzerindeki etkileri diğer amin yapılı nörotransmitterler olan dopamin ve noradrenaline oranla çok daha fazladır. Kolinerjik ve histaminik bağlanma bölgeleri üzerindeki etkileri de çok düşüktür. Depresyon modeline göre sinapslarda uyarım aşırımının verimliliği kaybolmuştur. Bunun sonucunda da beyin uyarıcı, keyif verici, neşe, şevk yaratacak etkiyi gerçekleştirmekte zorlanır. Bu sorunu tedavi etmek amacıyla kullanılan SSRI grubu antidepresan ilaçlar yoluyla sinapsta uyarım aşırımının güçlendirildiği iddia edilmektedir. Bu ilaçların etkisi ile nörotransmitter metabolizması ve yıkımı yavaşlatılır. Böylece beyinde yeniden canlandırıcı bir etki doğrumak mümkün hale gelir.

SSRI'lann trisiklik antidepresanlara kıyasla yan etkiler açısından önemli avantajları vardır. Epilepsi eşiğini hemen hiç düşürmezler, antikolinerjik ve antihistaminik etkileri az olduğu için görme bulanıklığı, ağız kuruluğu, sedasyon gibi sorunlara çok az neden olurlar. Glokom ve prostat sorunu olan hastalarda daha rahatlıkla kullanılabilirler. Kardiyak yan etkileri açısından çok daha güvenilir durumdadırlar, ama kumadinin yarı ömrünü çok uzattıklarından
dolayı kanama zamanını uzatırlar ve kumadinize hastalarda kullanıldıklarında kumadin dozu ayarlanmazsa kendiliğinden kanamalara yol açarak ölümcül sonuçlara neden olabilirler. Erkek ve kadınlarda cinsel istekte azalma ve orgazm olmada zorluk ve erkeklerde boşalmada bozulma yapabilirler.

Bu ilaçları kullanırken dikkat edilmesi gereken en önemli şey, SSRI'ların güçlü etkileri ve kullanımlarındaki kolaylık nedeniyle kolay reçete edilmeleri sonucunda yaygınlaşan kullanımlarının, bu ilaçlardan zarar görme olasılığı yüksek olan bazı hastalık gruplarında olumsuz etki ortaya çıkartma riskini artırıyor olmalarıdır. Kimi araştırmacıların (97) toplumun yüzde 10'u gibi yüksek bir oranını etkilediğini ve majör depresyon tablolarının da yüzde 50'sinin zemininde bulunduğunu iddia ettikleri bipolar bozukluğu olan hastalarda, bu ilaçların kullanımlarında yaşanabilecek sorunlar dikkate alınarak tedavi seçenekleri değerlendirilmelidir.

Depresyon tanısının bugünkü biçimiyle uygulanmasının getirdiği önemli bir sorun, saf depresyon olmayıp bipolar bir zemine sahip olan kişilerin yaşadıkları sıkıntıların depresyon tanısı içinde değerlendirilmesinin önünü açmasıdır. Bunun sakıncası, uygulanacak antidepresan ilaç tedavilerinin bu gruptaki bireyleri çok daha olumsuz etkileyebilmesi, onları hipomani ve mani dediğimiz tablolara sokabilmesidir. Bu gruptaki bireyler, antidepresan ilaç etkisi ile hipomani ya da mani tablosu geliştirdiklerinde yaşamları çok olumsuz etkilenebilmekte, para, zaman ve iş kaybı yaşama olasılıkları artmakta, intihara daha eğilimli hale gelebilmekte ve evlilikleri de dâhil birçok ilişkilerinde olumsuzluklar yaşayabilmektedirler. Bu nedenlerle günümüzdeki depresyon tanısı yeniden ele alınmalı, depresyon için önerilecek olan ilaçların olumsuz etkileyebileceği hasta gruplarını dışlamalı ve eğer ilaç tedavisi uzun bir süre devam ettirilecekse yakından izlenmeli, ilaçlar olabildiğince kısa süreli kullanılmalıdır. SSRI'lar dâhil olmak üzere tüm antidepresanların intihar girişimi sıklığının en yüksek olduğu tablo olan mikst bipolar tabloyu tetikledikleri(98), bipolar bozukluğu olan hastalarda da hipomani ve maniyi tetikleyerek intihar girişimlerini artırma, kontrolsüz cinsel faaliyet, aşırı para harcama, aşırı alışveriş yapma ve eğlenceye dalma, saldırganlık, aşırı öfke yaşama gibi dürtü kontrolünde bozulma durumlarına yol açmaları ciddi sorunlar oluşturmaktadır. Son zamanlarda artan cinnet ve saldırganlık olaylarındaki artışa da bu ilaçların kontrolsüz kullanımının katkısının olabileceği ihtimali düşündürücüdür! Bu nedenlerle SSRI tedavisine başlanacak hastaların psikiyatrik açıdan iyi değerlendirilmesi ve yakından takip edilmesinin önemi büyüktür.

Bu ilaçlar, başlangıçta yan etkilerinin oldukça az hissedilir düzeyde olması ve kullanan insanlarda günlük yaşamı daha katlandır bulmak gibi bir etki göstermelerinden dolayı, hızla ve yaygın biçimde kullanılır hale gelmişlerdir.

Bu ilaçların günlük yaşamın stresini bile ortadan kaldırdıkları iddiası, aslında hastalık düzeyinde olmayan kişileri dahi bu ilaçları kullanmaya sevk etmektedir. İnsanlar hekime başvurmaya bile gerek görmeden, 'daha iyi hissetmek' gibi bir amaçla çevrelerindeki (daha önce bu ilaçlan kullanmış olan) kişilerin tavsiyesiyle, bu ilaçları kullanmaya başlamaktadırlar.

İnsanların bu ilaçları kolay kullanmaya başlamasındaki en önemli etkenlerden biri, SSRI grubu antidepresanlar ile ilgili olarak tıp camiasında ve kamuoyunda, önemli bir yan etki göstermeyen ve herkesin rahatlıkla kullanabileceği 'masum' ilaçlar oldukları yönünde oluşturulmuş olan imajdır.

Psikiyatristler ya da diğer dalların uzmanları olan hekimler 'masum' bir ilaç yazdıklarından o kadar emindirler ki, bir hastanın bu tür bir ilaca başlaması için kısa sürede karar verebilmektedirler. Bu algı biçimi, başta SSRI grubu antidepresanlar olmak üzere tüm antidepresanların kullanım miktarını baş döndürücü bir hızda artırmıştır. Türkiye'de antidepresan ilaçların kullanımı 2003 yılında 14.238 milyon kutuyken, 2008 yılında 31.302 milyon kutu ile yüzde 120 oranında artmıştır. Son dokuz yıldaki artış oranı, 2012 yılında tüketilen 36.881 milyon kutu ile yüzde 160 olmuştur. Antipsikotiklerde ise, tüketim son 5 yılda yüzde 68,6 oranında artış ile 7.201 milyon kutudan 12.158 milyon kutuya çıkmıştır(99)

Anksiyolitik ve psikostimülan ilaçları da katarsanız, 2012 yılında Türkiye'de tüketilen psikiyatrik ilaç sayısı yaklaşık olarak '55 milyon kutu' civarındadır. Bu rakamı, 5 yaşına kadar olan çocuklan ve yaşlıları dışarıda bırakarak kabaca yorumlarsak, 2012 yılında Türkiye'de kişi başına 1 kutu psikiyatrik ilaç tüketilmiştir denilebilir. 2012 yılında neredeyse herkesin psikiyatrik ilaç kullanmış olduğu anlamına gelen bu verilerin karşısında nasıl düşünmemiz gerekmektedir? 

Hiçbir sorunu gözden kaçırmayacak ve hemen teşhisini koyacak derecede cevval psikiyatristlerimiz mi var? O halde neden her birey bu ilaçlara başvuracak derecede sorunlu? Yoksa gerçekte bu ilaçlara gerek olmayan durumları biz hastalık sınıfına sokup ilaç mı öneriyoruz? Eğer durum böyleyse bundan ilaç firmaları dışında kimin kazancı olabilir? İnsanların bu ilaçları, hastalık düzeyinde bir yakınmaları olmadan kullanarak kendilerini daha 'rahat' hissetmelerini sağlamak, psikiyatri pratiğinin olması gereken bir hedefi midir? Ortada bir hastalık yoksa neden tıbbi bir tedavi, bir tıp dalı tarafından uygulanmaktadır? Ortada bir hastalık gerçekten varsa bir ülkede bu kadar çok insanın hasta olması doğal mıdır? Bir salgın hastalık karşısında, sadece bireyleri teker teker tedavi ederek bu salgınla başa çıkmaya çalışmak 'halk sağlığı' açısından kabul edilir bir durum değildir. Salgın hastalıklarda en başta gelen tedavi yaklaşımı, hastalık etkeninin ortadan kaldırılmasıdır. Hastalık etkeni olarak beyindeki birtakım olası biyolojik düzenek bozukluklarını göstermek, hedef saptırıcı ve amaçlı bir davranıştır. Bu nedenle depresyonu bireysel sorunların neden olduğu bir hastalık olarak görme alışkanlığından bir an önce kurtulmak ve 'toplum sağlığına' toplumsal bir gözle bakmak gerekmektedir. 

Dr. Mutluhan İzmir, Psikiyatrinin Karanlık Yüzü, Hayy Kitap, Sayfa: 78-82

Site editörünün notu: Konu hakkında daha fazla bilgiyi kaynak kitapta bulabilirsiniz. Lütfen ülkemizde bu sahada gayret eden doktorları, yazarları ve yayın evlerini desteklemek ve bu çığırın güçlenmesini temin etmek için kitaplarını satın alarak destek olun.

Dipçe:

(97) Akiskal HS. Searching for behavioural indicators of bipolar II in patients presenting with major depressive episodes. Journal of Affective Disorders, 2005:84(2-3);279-90.

(98) Ghaemi SN, Vohringer PA, WhithamEA. Antidepressants from a public health perspective: reexamining effectiveness, suicide, and carcinogenicity. Acta Psychiatrica Scandinavica, 127: 2, 89-93,2013.

(99) Üçer AR. Big-Pharma Dünyayı Denetliyor. Tıp Bu Değil, Editör İlknur Arslanoğlu, tthaki Yayınları, 1. Baskı, Haziran 2012, İstanbul.

(100) www.psikofarmakoloji.org