Top Social

Image Slider

Profesör Doktor Ahmet Rasim Küçükusta: "Antidepresan çılgınlığına kim dur diyecek?"

ahmet rasim küçükusta, metin münir, antidepresan, antidepresan tuzağı, psikiyatri, mansur beyazyürek, doğan şahin, yan etkiler, intihar eğilimi,



“Antidepresan hayata engel” başlıklı haberde antidepresan ilaçların bilinçsizce kullanımına karşı çıkan bir psikiyatrist görmek beni çok mutlu etti.

Psikiyatrist meslekdaşlarımın “antidepresanlara” karşı inanılmaz bir “bağlılıkları” var.

Bu ilaçlara söz söylettirmiyorlar; en ufak bir eleştiride hemen hepsi kılıçlarını çekip üzerinize yürüyorlar.

Birkaç ay önce Milliyet gazetesinde Metin Münir depresyon ve antidepresanlar üzerine birkaç yazı yazdığında hepsi ayağa kalkmışlardı.

Üç hafta önce Kanal 24’deki programımda Prof. Dr. Mansur Beyazyürek ve Prof. Dr. Doğan Şahin ile “antidepresanları“ tartışmıştık.

Ben psikiyatri uzmanlarınca yazılmayan antidepresanların yüzde 90’ dan fazlasının gereksiz olduğunu söylediğimde Prof. Şahin bu görüşüme şiddetle itiraz etmişti:

Sebep: “Antidepresan kullanan hastalar bu sözlerden etkilenerek tedavilerini bırakabilirlermiş.”

Gerçekte antidepresanların büyük çoğunluğunu psikiyatristler değil pratisyen, aile hekimi ve diğer uzmanlar yazıyorlar; oysa bana göre bunların neredeyse hiçbiri gerçek depresyon hastası değil.

Şayet bunlar hakikaten depresyon hastası iseler; o zaman da bunların mutlaka bir psikiyatrist tarafından tedavi edilmeleri gerekir.

Bana göre depresyon teşhisinin de tedavisinin de bir uzman tarafından yapılması şarttır.

Hastanın mutlaka ilaç tedavisine ihtiyacı olup olmadığına; varsa hangi ilacın hangi dozlarda hangi sürede verileceğine; psikoterapinin icap edip etmediğine; antidepresanlar yanında başka yardımcı ilaçların da verilip verilmeyeceğine ancak bir uzman karar vermelidir.

Psikiyatristler umursamıyorlar ama bizde antidepresan kullanımı çığırından çıkmış durumda ve özellikle gençlerimizin durumu beni ürkütüyor.

Günlük hayatın bırakın bir yakının kaybı gibi ciddi kederlerini, alelâde üzüntüleri bile antidepresan yazmak için yeterli oluyor.

İkmâle kaldığı için, sevgilisi telefonu yüzüne kapattığı için, üst kattaki komşusu gürültü yaptığı için sinirlenenlere, üzülenlere depresyon ilacı yazmak artık Allah’ ın emri oldu.

Benden bile antidepresana hapı yazmamı isteyenler oluyor diyeyim gerisini siz tasavvur edin.

Gelelim neticeye

Psikiyatristlerin, antidepresan kullanan hastaların ilaçlarını bırakabilecekleri endişesine saygı duyuyorum ama gereksiz antidepresan kullanan ve bu yüzden intihara kadar gidebilen yan etkilere maruz kalanların hiç mi hiç umursanmamasını da anlayamıyorum.

Antidepresan ilaç kullanımının her sene katlanarak artması psikiyatristleri neden rahatsız etmiyor bilemiyorum.

Gerekmediği halde antidepresanlara başlayanların birçoğunun ilaç bağımlısı olmaları (psikiyatristler buna ilaç bağımlılığı demiyorlar) ve bu ilaçları kolay kolay bırakamamaları da üzerinde tartışılması gereken bir mevzu.

Psikiyatristlerden yana umudum yok.

Bu gereksiz antidepresan kullanımına çare bulmak da Başbakana düşüyor.

| Profesör Doktor Ahmet Rasim Küçükusta

Psikiyatr Kemal Sayar: "Antidepresan hayata engel."

psikiyatri, psikoloji, antidepresan, antidepresan tuzağı, hüzün, depresyon, kemal sayar, ilaç sektörü,

Psikiyatr Kemal Sayar; ezberleri bozuyor, "Bırakın insanlar hüzünlerini yaşasın. Yaşasınlar ki içsel yolculuğa çıksınlar. Acısız hayat, olgunlaşmamış hayattır" diyerek ekliyor: Özellikle yerli yersiz kullanılan antidepresanlar hayatı öğrenmeye engel oluyor

Prof. Dr. Kemal Sayar, 'Hüzün Hastalığı' adıyla çıkardığı son kitabında, psikiyatri biliminin ezberlenmiş kurallarını yerle bir ediyor. İlaç sektörünün artık normal acıları bile klinik vaka haline dönüştürdüğünü söyleyen Sayar ekliyor: "Bırakalım hüznü! Biz psikiyatristler onu ellemeyelim, ona dokunmayalım. İnsanın doğal hallerini patoloji hanesine yazmayalım. Bazı şeylere de tahammül edelim. 100 yıl önce depresyon mu vardı?" İşte Sayar'ın Yeni Aktüel'den Hasan Hüseyin Kemal'e yaptığı tartışma yaratacak açıklamalar... 

- Hüzünden steril yaşamak, acıdan uzak durmak insanda nasıl etkiler bırakır?

Acısız bir hayat, olgunlaşmamış bir hayattır. İnsanın acıyla, hüzünle teması onu içsel yolculuğa çıkarır. Hayatta yaşadığımız kayıplar, üzüntüler bize bir dünya görüşü kazandırır. Ölümün mukadder olduğu bilgisi bunlardan biridir. Günümüzün Batı mahreçli popüler kültürü acı ve ölümün inkarı üzerine kurulu. Böylelikle iç dünyamızda olgunlaşmayan, eksik kalan yanlarımız oluyor. Bunu da tüketerek doldurmaya çalışıyoruz. 

HASTA OLMAK DAHA İYİ 

- Hüzün eksikliği ruhumuzda ne gibi eksikliklere neden oluyor? 

Mesela çocuk gibi, ergen gibi davranan, evine ekmek, tuz götürmenin sorumluluğunu hissetmeyen, kendi ayakları üzerinde durmanın derdinde olmayan, hep birilerinin gölgesinde yaşamak isteyen, tercihleri konusunda bağımlılık noktasında olan pek çok insan görüyorum. Kısacası büyüyemeyen insanlar meydana çıkıyor diyebilirim. 

- Her yaşadığımız hüzün karşısında antidepresan kullanmak zorunda mıyız?
 
Bundan 100 yıl önce depresyon diye bir hastalık yoktu. Bir Fransız sosyolog, kapitalizmin üretimi öne alan, tüketmeyen insanı dışarıda bırakan zihniyetinin gelişmesiyle depresyonun ortaya çıktığını söyler. Değerlendirmeye göre, herkes yeterince tüketici ve üretici olamıyor. Bu insanlara, 'tutunamayan insanlar' diyoruz ve ilaç tedavisiyle onları tekrar tüketici konumuna getirmeye çalışıyoruz. Kapitalist sistemin dışına çıkan insanlara psikiyatrik etiketleri çok rahat yapıştırabiliyoruz. Halbuki bazı insanlar patolojik derecede normaller; önlerine ne konulursa kabul ediyorlar. Eğer hastalık dişlinin dışına çıkmaksa hasta olmak daha iyi bir şey olabilir. 

DEPRESYON SANIYOR... 

- Hüzün duymanın iyi tarafları nelerdir? 

Kitabımda insanın hüzünlenen bir varlık olduğunu hatta bunun iyi bir şey olduğunu söylüyorum. Çünkü hüzün duyan insanın iyiliğe muktedir olduğunu, aczini keşfedeceğini ve bütün yaratılmışa daha merhametli davranacağını tartışıyorum. Bırakalım hüznü! Biz psikiyatristler onu ellemeyelim. İnsanın doğal hallerini patoloji hanesine yazmayalım. Bazı şeylere de tahammül edelim. 

- "Psikolojik sorunlarım var" diye gelenleri "İyisin" deyip gönderdiğiniz oluyor mu? 

O kadar çok oluyor ki! Hüzün konusunda kendini depresyonda zannedip günlük hayatında normal tepkiler veren insanları ilaç vermeden gönderdiğimiz oluyor. Bunun yanında basit bir üzüntü gibi duran vakaların altından ağır depresyonlar çıkabiliyor. Onları da ilaç kullanmaları konusunda ikna ediyorum. 

- Türkiye'de psikolojik sorunların tespitinde Batı'ya göre farklılıklar var mı? 

Doğu toplumlarında ve Türkiye'de ruhsal sıkıntılar bedensel belirtilerle ortaya çıkabiliyor. Bedensel belirtiler adeta ruhsal halleri tanımlıyor. Ruhsal şikayetlerin bedensel şikayetler şeklinde ortaya çıktığını göz ardı edersek birçok psikolojik durumu da gözden kaçırırız. 

KURALLARI ARTIK TIP KOYUYOR

- Artık ülkelerin hastaneler tarafından yönetildiği fikrine katılıyor musunuz? 

Modern toplumlarda tıp yeni otoriterlerden bir tanesi... Doğru bir hayatın nasıl olacağı konusunda 'Sabah kalk, spor yap, şunu ye, şunu yeme, haftada şu kadar seks yap" diyerek kurallar ortaya koyuyor. Artık yaşama dair kurallar, dinin vaaz ettiği kurallar olmaktan çıktı; tıbbın vaaz ettiği kurallar olmaya başladı. Hayat aslında medikal bürokrasi tarafından yönetilen bir hal aldı. 

- Siz de tıp camiasındasınız. Bu eleştirileri nasıl yapıyorsunuz? 

Benim kafam soru soran bir kafa. Tıbba girdiğimde tıbbı sorguluyordum. Psikiyatriye girdiğimde psikiyatriyi sorguladım; anti-psikiyatri'yle ilgili eserler derledim ve yazdım. İşimin yumuşak karnını, zayıf noktalarını bilirsem hastalarıma daha iyi yardımcı olacağımı düşündüm. Her şeyi bilmekten ziyade; neyi, ne kadar bildiğimizin farkına varırsak, daha fazla işe yarayan insanlar olabiliriz.

HÜZÜN VE DEPRESYON BİRBİRİNDEN FARKLI

+ Depresyonla hüznü birbirinden ayırmak için bir değerlendirme yaparken işlevsellik, yoğunluk ve süreyi göz önüne alıyoruz. Hüzünlü olduğunuzda bazı haberler sizi o atmosferden uzaklaştırabilirken, klinik depresyonda mutlu haberler gelse bile sevinemezsiniz. 

+ İnsanlar sevdikleri insanları kaybettiklerinde yas tepkisi verirler. Eğer bu, seneleri bulan, günlük işleyişinizi etkileyen bir durum haline gelirse klinik bir durum var demektir. 

+ Hüznün tatlı bir tarafı da vardır. İnsan kendi içine bakar, şiir yazar, yeni kelimeler bulur. Oysa depresyon felç edici bir duygudur; dünyayı karanlık gösterir. 

+ Günümüz toplumu 'analjezi' yani ağrıdan kaçış toplumu olarak isimlendiriliyor. İlaçlar da bu kaçışın enstrümanları. İnsanlar bazı yaşanan acıları ancak onları hazmederek yerli yerine oturtabilir. Yaşadıklarımızdan ders çıkartabilir, daha dayanıklı olabiliriz. Yerli yerinde kullanılmayan antidepresanlar insanların hayatı öğrenmesine engel oluyorlar.



****


Kulun günahı çok olup da günahlarına kefaret olacak (güzel) ameli (de) bulunmazsa, günahlarına kefaret olması için Allah-ü Teala onu hüzün ile müptela kılar” 

(Hadis-i şerif, Heysemi, Mecmeu’z zevaid)

Psikiyatri bir işe yaramıyor. İnsanlar çareyi din adamlarında arıyor: Batıda şeytan çıkaran din adamlarının sayısı katlanarak artıyor.

vatikan, şeytan çıkarma, cin çıkarma, dini tedavi, üfürükçüler, satanizm, okültizm, ezoterizm,


Vatikan'a bağlı üniversitede 'şeytan çıkarma' kursu

Katoliklerin dini lideri Papa Franciscus'un sık sık şeytandan söz etmesinin dünya genelinde şeytan çıkarma taleplerini ve bu işle görevli din adamı sayısını artırdığı belirtildi.

BBC Türkçe'den Övgü Pınar'ın haberine göre Roma'da bulunan, Vatikan'a bağlı Regina Apostolorum Üniversitesi'nde 13-18 Nisan tarihleri arasında, "Şeytan çıkarma ve özgürleştirme duası" adlı bir kurs düzenlendi. Rahiplerin yanı sıra doktor, psikolog, öğretmen gibi farklı mesleklerden insanların da katıldığı kursta şeytan çıkarma, büyü, satanizm, okültizm gibi birçok konuda dersler verildi.

Kursa katılan yaklaşık 160 kişiye, fiziksel ya da psikolojik rahatsızlıklarla "şeytan tarafından ele geçirilme" vakaları arasındaki farklar öğretildi.

'ŞEYTAN ÇIKARAN' DİN ADAMI SAYISI ARTTI

Seleflerinin aksine, şeytanın adını sıklıkla anan Papa Franciscus sayesinde, son yıllarda şeytan çıkarma talebiyle kiliseye başvuranların sayısının arttığı da belirtildi. Özellikle İtalya, İspanya, Meksika gibi ülkelerde bu talepleri karşılamak için şeytan çıkarma konusunda yetkili din adamı sayısı artırıldı. İtalya'nın başkenti Roma'daki kiliselerde şeytan çıkarma yetkisi olan din adamı sayısı 5'ten 10'a, Milano'dakiler ise 5'ten 12'ye çıkarıldı.

Sık sık şeytanın eylemlerine ve baştan çıkarmalarına karşı uyarılarda bulunan Papa Franciscus, geçen yıl Cadılar Bayramı öncesinde yaptığı bir açıklamada da "Yeni nesiller, şeytanın mitolojik bir figür olduğuna, kötülüğün bir temsili olduğuna inandırılmış. Ama şeytan vardır ve onunla savaşmamız gerekir" demişti. 2013 yılında da Papa Franciscus'un hasta bir adama şeytan çıkarma duası okuduğu iddia edilmişti.

Roma'daki şeytan çıkarma kursunu düzenleyen Istituto Sacerdos (Rahip Enstitüsü) Müdürü Pedro Barrajon, kursa gösterilen yoğun ilginin, "şeytanın dünyadaki eylemleri hakkındaki farkındalığın artmasından" kaynaklandığını söyledi.

Meksikalı şeytan çıkarma uzmanı rahip Cesare Truqui de, "Papa Franciscus sık sık şeytandan bahsediyor ve bu kesinlikle şeytan çıkarma konusundaki farkındalığı artırdı" dedi.

PAPA'NIN ETKİSİ

İtalya'nın Sicilya adasının başkenti Palermo'dan şeytan çıkarıcı peder Benigno Palilla ise, ezoterizm, okültizm, satanizm gibi akımların gençler arasında yayıldığını öne sürerek din adamlarının bu konularla daha fazla ilgilenmesi gerektiğini söyledi.

Şeytan çıkarma kursunda konuşan Ferrara-Comacchio Başpiskoposu Luigi Neri ise, "günümüzde yaşanan değer kaybı krizinin temelinde 1968 hareketlerinin yattığını" öne sürdü. Neri, "Gençlerimizi etkileyen her kötülüğün kaynağı olan 1968'de, 'yasaklamak yasaktır' deniliyordu. Gençlere yönelik riskler tam da buradan, bu serbestlikten geliyor" dedi

Hasta olmayanlara da ilaç satmak için çırpınıyorlar. Bir yılda doksan milyar doları ilaç reklamlarına harcıyorlar.

Hasta olmayanlara da ilaç satmak için çırpınıyorlar. Bir yılda doksan milyar doları ilaç reklamlarına harcıyorlar.


İlaç endüstrisinin iki ana kolu var: Bilimsel ve satış. Bilimsel kol yeni ilaçlar bulmak için çalışır. Satış kolu mümkün olduğu kadar çok ilaç satmak, kârı maksimize etmek için. 

Bu iki kol arasında daha güçlü olan satış koludur. Bunu rakamlardan anlamak mümkün.
Ecza araştırmaları konusunda dünyanın önde gelen şirketlerinden Cagedim Stratejik Veri’ye göre İlaç şirketleri 2010’da dünya çapında pazarlamaya 91 milyar dolar harcadı. (www.cegedimstrategicdata.com) Bunun %41’ini harcayan Amerika, Avrupa, Japonya’nın 10 büyük ilaç şirketi.

Tahminlere göre, bu on şirketin araştırmaya harcadığı rakam pazarlamaya ayırdığının yarısı kadardır. Yeni çok satan ilaç keşfetmekte zorlanan firmalar ellerindeki mevcut çok satan ilaçların satışını daha da artırmak için birtakım yollara başvuruyor.

Bu yollardan en etkili olanı ilaç almak için başlangıçta kabul edilmiş olan eşiği aşağıya çekmektir. Yani, hasta olmayanları ilaç almaya ikna etmektir. Bu amaçla ünlü profesörler, tıp dernekleri kullanılır, yandaş bilim adamlarına araştırmalar yaptırılır. Medya, politikacılar kandırılır. Yalanlar ve yarı gerçekler tanrı kelamı gibi halka sunulur.
Diyelim ki bir kişiyi kolesterol düşürücü ilaca başlatmak için kolesterol değerinin 250 olması lazım. Bunu 200’e, ondan sonra da 150’ye düşürülmesini sağlarsanız bu ilaçları almak zorunda bırakılanların sayısı birkaç misli artar.

Kolesterol eşiği

Nitekim kolesterol eşiği en son 2001’de düşürüldüğünde ABD’de kolesterol düşürücü ilaç alması tavsiye edilenlerin sayısı 13 milyondan 36 milyona çıktı. (Lancet vol 369, Jan 20, 2008)

Ama burada durmayacağa benziyor.
Amerika’nın ünlü Cleveland Clinic hastanesi 90 milyon Amerikalının “arzu edilenden yüksek” kolesterol düzeyine sahip olduğuna inanıyor. (http://my.clevelandclinic.org/healthy_living/cholesterol/hic_cholesterol_facts_and_fiction.aspx)

Bu rakam 15-65 yaş arası Amerikan nüfusunun neredeyse yarısıdır. Bu ölçüyü dünyaya uygulayacak olsak kolesterol ilacı alması gerekenlerin milyarlarla ifade edilmesi gerekir.
Cleveland Clinic muhtemelen 90 milyon rakamına kolesterol değerlerini aşağı çekerek ulaştı. Cleveland’a göre hedef değerler 21 yaş altındakiler için 75-169 miligram, 21 yaş üstü olanlar için 100-199 miligram olmalıdır. (Kime, neye göre, Allah bilir.) Kolesterol düşürücü ilaçların kalp krizi geçirmiş ve kalp hastası 30-80 yaş arası hastalarda ölümü geciktirici bir rol oynadığı tıp âleminde tartışmasızdır.

Kalp hastası olmayan, ileride olmamak için kolesterol düşürücü ilaç alanların ise bundan bir yarar sağladığı şüphelidir. Bu konuda kesin ve ikna edici bilimsel veri yoktur. Kolesterol ilaçlarını alanların büyük çoğunluğunu bunlar teşkil ediyor.

Bunları ilaca bağlamak iyi bilim değil iyi pazarlamadır.
Eşiği aşağıya indirip ilaç satışlarını artırma şeker hastalığında ve osteoporozda da hasta olmayanlara satmak başarılı bir biçimde uygulanıyor. Burada da fayda “hastalara” değil ilaç şirketlerinedir. (March 2011, Vol 101, No 3/American Journal of Public Health)

İlaçlar sadece “kanıta dayalı” yani keşfedildikleri ve ruhsat aldıkları amaçlar için kullanılsalar satışları çok düşük olacaktı. Bu ilaç şirketlerinin işine gelmediği için geliştirildi anlattığım pazarlama taktiği.

İyi ilaç bu şekilde kötü ilaç oldu.
Bir başka taktik hastalık icat etmektir. “Hastalık tacirliği” olarak bilinen bu yöntemin piri psikiyatridir. Bu konudaki yazım gelecek çarşamba.

| Metin Münir, Milliyet

Mevlana yaşasaydı Prozac kullanır mıydı? İnsan doğası gereği olan hüzün bile hastalık kabul edilir oldu.




İnsanın yoldaşı, kahkaha değil gözyaşıdır. İnsana derinliğini veren yaşadığı hüzün, çektiği çiledir.


Her şey, içinde, yok olacağı anı barındırır. Kayıp veya kaybetme endişesi sürekli yoldaşımızdır. Bunun, bilerek veya bilmeyerek, herkes farkındadır.

Devamlı bir şeyler kaybederiz veya bir şeylerin kaybolduğuna şahit oluruz.
Hüzün bunlara verdiğimiz tepkidir ve insan olmanın bir sonucudur. 

İnsan var olduğundan beri bilinen ve böyle anlaşılan bu durum son zamanlarda dünya çapında bir ruh hastalığı haline getirildi.

Hüzün isim değiştirerek “depresyon,” nitelik değiştirerek hastalık oldu.
Bu başkalaşım herhangi bir bilimsel buluşa değil arkasında muazzam para gücü olan bir pazarlama stratejisine dayanıyor.

Bu stratejinin iki ortağı var: Daha çok mal satmak isteyen ilaç şirketleri. Ve tıbbın en az bilimsel dalı olan, diğer dallar gibi ilaçla tedavi edebilen bir disiplin haline gelmek, ciddiye alınmak isteyen psikiyatri.

Karşılıklı destek

Psikiyatri, sadece depresyonu değil, insan olma durumunun doğal sonucu olan birçok hali hastalık sınıfına sokarak ilaç endüstrisine yardımcı oldu. İlaç endüstrisi de bu hastalıklara, tedavi etme yeteneği tartışmalı, ilaçlar uydurarak psikiyatriye.

Bu çıkar buluşmasının sonucu yeryüzünün psikiyatrik ilaca boğulmasıdır. Antidepresanlar dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de en çok satan ilaçlar arasına girdi. Hastalık olmayan bir durum müthiş ağır yan etkileri olan ilaçlarla “tedavi” ediliyor. (...)


Bir psikiyatristin normal insanlık hali olan hüzün için ilaç yazması bir cerrahın hasta olmayan bir uzvu sırf para kazanmak için ameliyat etmesinden farklı değildir.

Kişi için, normal hüzün durumlarında, hayatın günlük streslerine karşı antidepresan kullanmak tedavi değil hastalık aramaktır. Tırnağı kesmek yerine parmağı kesmek gibi bir akılsızlıktır.

Bu ilaçların büyük bir bölümünün parasını ödeyen Sosyal Güvenlik Kurumu için ise gerçek bir israftır.

İnsanın doğası değişmedi

“Ömrümün hulasası, üç sözden fazla değildir. Ham idim, piştim, yandım,” diyor büyük hayat ustası Mevlana.

Bu sözler insanın başlangıçta ham olduğunu “ateş üstündeki tencere gibi ıstırap duyup,” sayesinde olgunlaştığı bir süreçten geçmesi gerektiğini anlatıyor. 

Mevlana, bugün yaşasaydı, Prozac milletinden olmazdı. Çünkü hüznün, neşe ve sevgi gibi, insan olmanın ayrılmaz bir parçası olduğunu, daha olgun bir insan olmak için yaşanması gerektiğini bilirdi.

Değişen bir şey yok. İnsanın doğası Mevlana’nın yaşadığı On Üçüncü Yüzyıl’dan bu yana değişmedi.

İnsanın kişiliğini zenginleştirmesi, gereksiz yere antidepresan alıp çok uluslu ilaç şirketlerini ve psikiyatristleri zenginleştirmesinden bin kat iyidir.


| Metin Münir, Milliyet

İlaç değil, uyuşturucu. Üstelik bir işe yaramıyorlar. Psikiyatrlar, tedavi iddiası ile çocuklara kokain benzeri ilaçlar veriyorlar.

İlaç değil, uyuşturucu. Üstelik bir işe yaramıyorlar. Psikiyatrlar, tedavi iddiası ile çocuklara kokain benzeri ilaçlar veriyorlar.


Hastalık olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt olmamasına rağmen, doktorlar, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu için çocuklara ağır yan etkileri olan, bağımlılık yaratan ilaçlar yazıyorlar.

Concerta ve Ritalin en popüler olanlar.

Her ikisinin de ilacın hammaddesi olan metilfenidat bir amfetamindir. Yani merkezi sinir sistemini güçlü bir biçimde uyaran bir uyuşturucudur. “Yüksek derecede bağımlılık yarattığı için” ABD hükümeti Concerta ve Ritalin’in içerdiği metilfenidatı kokain ve morfinle aynı sınıfta değerlendiriyor. Satışı kontrol altında. Metilfenidat içeren ilaçların belirli bir miktarın üzerinde imal edilmeleri yasak. ABD Gıda ve İlaç Kurumu FDA Concerta ve Ritalin paketlerinin üzerine kara çerçeve içinde “kötü amaçlarla kullanılabilir ve alışkanlık yaratabilir” ibaresi konmasını şart koşmuştur.

Bir çocuğa psikiyatrik ilaç verdiğinde onu tedavi etmezsin, zehirlersin” diyor dünyanın en ünlü psikiyatristlerinden biri olan Thomas Szasz. “Otuz yaşında bir adam bir cep dolusu Ritalin ile yakalanırsa yıllarca hapis yatabilir. Bunun diğer adı speed’dir (uyuşturucu). Zerre kadar laboratuvar testi veya tıbbi kanıt olmadan ‘hasta’ diye okul çocuklarına verdikleri budur.”

Bu ve buna benzer uyarılara rağmen, Türkiye Psikiyatri Derneği internet sitesinde, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu için ilaç tedavisi “tedavi yaklaşımının temelini oluşturmaktadır” ifadesi yer almaktadır.

Bu iki ilaçların birçok yan etkisi var. Çocukların gelişmesini etkileyebilir. Kalp problemi veya doğuştan kalp bozuklukları olan çocuklarda ani ölümlere sebep olur. Doz aşımı ölümcüldür. Bunların dışında şu yan etkiler var: Hızlı, çarpıntılı veya düzensiz kalp atışları. Huzursuzluk, halüsinasyonlar, alışılmadık davranışlar, tikler, cilt üzerinde mor lekeler, tehlikeli derecede yüksek tansiyon, iştah kaybı, görme problemleri, sinirlilik hissi, uykusuzluk.

FDA bu ilaçların, intihar düşüncelerine ve intihara yol açabileceği konusunda uyarıyor. Buna rağmen, Concerta ve Ritalin Türkiye’de “doktor tavsiyesi ile” altı yaşından küçük çocuklara da verilebilir. Ve verilmekte. Bütün bu olumsuzlukların yanında bir şey daha var: Bu ilaçlar bir işe yaramıyor. 2005’te, ABD Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesi, dikkat bozukluğu ile ilgili ilaçların etkinliği konusunda yapılmış 2.300 civarında araştırmayı gözden geçirdi. Hiçbirinin ilaçların etkin olduğunu kanıtlamadığını bildirdi. Neden o zaman kullanımları bu kadar yaygın? Çünkü ilaç şirketleri ve psikiyatristler çok para kazanıyor. Çünkü anne, baba ve öğretmenler ve hatta devlet için en kolay yol budur. İlaç alan çocuklar uyuşturuluyor, uysallaştırılıyor, evde-okulda sorun olmaktan çıkıyor. Çocuk hariç, herkes rahat ediyor.

| Metin Münir, Milliyet

Psikiyatrinin uydurma çocuk hastalıkları



Dünkü yazımda anlattığım gibi, psikiyatrik hastalıkların büyük bir bölümü uydurmadır, bilimsel temelden yoksundur.

Bu mesleğin çocuklar için de icat ettiği bir sürü “hastalık” var.

Bu düzmece hastalıkların en ünlüleri Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’dur. Hiperaktivite, aşırı hareketlilik demektir. Dikkat eksikliği ise odaklanamama, başlanan işin arkasını getirememe, bir daldan diğer dala atlama eğilimidir.

Başka “hastalıklar” da var.

Dik başlı çocuklarda, “Karşıt olma, karşı gelme bozukluğu” var. Okuma yazma öğrenmekte ortalamanın altında kalan çocuklar “Öğrenme bozukluğu” ile maluldür. Bir de, “Duygudurum bozuklukları” var. Neşesiz, üzgün veya depresif olan çocuklar bu tarife sokuluyor.

Çocuklarda bu ve buna benzer ruh halleri olduğu bir gerçektir. Ama bunlar zamanın başlangıcından beri vardı ve yakın zamanlara kadar hastalık değildi.

Dik başlı olma veya karşı gelme bir kişilik özelliğidir. Okuma yazmada ortalamanın ardında kalma, hatta sonuncu olma da bir hastalık değildir. Çocukların okuma yazma öğrenme hızları arasında büyük farklar var ve bu normaldir.

Dikkat bozukluğu yaşadığı söylenen çocuklar, hoşlandıkları bir aktivitede, örneğin TV seyrederken, bilgisayar oyunu oynarken, pür dikkatler. Sadece sorumluluk, kural, sabır gerektiren “sıkıcı” işlerde ve mekânlarda eli kolu durmaz, anlatılanı anlamaz, dikkat veremez hale gelirler.

Yeni olan, bütün bu hallerin hastalık olarak etiketlenmeleri ve tedavi edilmelerinde neredeyse rutin olarak ilaca başvurulmasıdır.

Dikkat bozukluğu, bilimsel hiçbir temeli olmayan, düzmece bir hastalıktır. Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu FDA’ya göre, “dikkat bozukluğunu kanıtlayacak biyolojik test bulunmamaktadır.”

Aynı şey hiperaktivite ve diğer düzmece hastalıklar için de geçerlidir. Eğer bunlar, gerçek hastalık olsalardı, doktorlar, çocuklara teşhis koymak için röntgen, tomografi, tahlil gibi yöntemler kullanırlardı. Ama kullanmıyorlar ve kullansalar da bir şey göremezler ve bulamazlar.

Gerçi, bazen psikiyatristler, bu tür şikâyetlerle gelen çocukları tahlile yollar. Ancak amaç herhangi bir bozukluğu tespit değildir. Çocukların, kalp krizi ve intihar dâhil ağır yan etikleri olan ilaçlara dayanıklılığını ölçmektir. Psikiyatri servislerinin çocuklarla dolmasının nedeni AİDS gibi bulaşan hastalık salgını değildir. ABD güdümlü psikiyatri mesleğinin, gelir artırma saiki ile, çocukluğun birçok normal halini hastalık haline getirmesidir.

“Hiç kimse dikkat bozukluğu ve hiperaktivitenin neden hastalık olduğunu, hastalık ise nereden kaynaklandığını açıklayamaz” diyor New York Üniversitesi psikiyatri ordinaryüs profesörlerinden Thomas Szasz. “Neden 50 sene önce bunların var olmadığını da. Bunları objektif testlerle teşhis etmek mümkün değildir.”

Tufts Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Doçenti Daniel Carlat ise “Tıbba dahil olan meslekler arasında, bilimsel açıdan en ilkel olanı psikiyatridir” diyor. “Akıl hastalıklarının vücuttaki uzantısına dair bilgimiz olağanüstü ilkeldir. Çoğu zaman psikiyatristlerin koydukları teşhislerin yeteri kadar bilimsel geçerliliği yoktur.”

| Metin Münir, Milliyet

GATA profesörü kabul etti: "Şizofreni cin çarpmasıdır."

GATA, şizofreni, cin çarpması, üfürükçüler, cinci hocalar, halüsinasyon, psikiyatri, psikoloji,


Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde görevli Prof. Dr. Kemal Irmak'ın uluslararası hakemli dergi Journal of Religion and Health'in haziran ayı sayısında yayımlanan makalesi tartışma yarattı. Irmak, "Schizophrenia or possession?" (Şizofreni mi, cin çarpması mı?) başlıklı makalesinde beyne yerleşmiş cinlerin şizofreni semptomları oluşturabileceğini belirterek, bazı üfürükçülerin de hastaları tedavi ettiğini ileri sürdü. Tıp mesleğinin "cin çarpması" olasılığını artık hesaba katması gerektiğini savunan Irmak, doktorların "dini şifacılar" ile birlikte çalışması gerektiğini savundu. 


"CİNLİ BİR DÜNYA" YAKLAŞIMI

Prof. Dr. Irmak makalesinde şu ifadeleri kullandı: "Halüsinasyon problemine karşı geliştirilebilecek bir yaklaşım, cinli bir dünyanın varlığı ihtimalini düşünmek olabilir. Cinler bütün ana dinlere göre, var olduğu ve insanları ve insanların vücutlarını yönlendirdiği düşünülen görünmez varlıklardır. Cinlilik durumu, sanrılar ve halüsinasyonlarla birlikte gözlemlenen ruhsal bozukluğun yarattığı bir dizi tuhaf davranış olarak yorumlanabilir. Bu nedenle şizofrenideki halüsinasyon, cinlerin gerçek görüntüsünden kaynaklanan yanlış bir yorum/yanılsama olabilir. Bulunduğumuz bölgedeki bir üfürükçü, şizofreni hastalarının iyileşmesine yardımcı olmaktadır. Tedavi yöntemi, hastaların 3 ay içinde görünen semptomlardan kurtulduğu düşünüldüğünde başarılıdır. Bu nedenle tıp insanlarının üfürükçülerle çalışmaları, şizofreni için daha faydalı bir tedavi yolu sunmaktadır."



Üzgünsen normalsin, depresyonda değilsin!

Üzgünsen normalsin, depresyonda değilsin! depresyon, antidepresan tuzağı, psikiyatri, psikoloji, üzüntü, gam, keder, tasa, metin münir, majör depresif epizod, nedeni olan depresyon, nedeni olmayan depresyon,



Yaygın kanaate göre depresyonun nedeni beyindeki kimyasal dengenin bozulmasıdır.
Bu bir efsanedir. Kimyasal dengesizlik teorisini kanıtlayacak bilimsel bulgu yoktur. Aksine, tersini doğrulayan birçok araştırma mevcuttur.

Psikiyatrinin ecza yanı ile ilgilenenler “kimyasal denge” teorisini çoktan terk etti. Bu efsanenin hâlâ, doğru imiş gibi tedavülde dolaşmasının nedeni psikiyatrlardır. Onlar için bu, bugün değilse yarın kanıtlanacak kutsal bir doğrudur. Psikiyatrlara göre “Kimyasal denge olayı yoktur,” demek,Kabe’de “Allah yoktur” diye bağırmaktan farksızdır.

Psikiyatrlar bu teoriye neredeyse inanmak zorundadır. Aksi takdirde hastalarını ilaç almaya ikna edemezler. Eğer beyindeki kimyasallarda bir dengesizlik, yoksa bu dengesizliği normalleştirdiği iddia edilen antidepresanlara ne gerek var?

Depresyon için tanı koydurucu herhangi bir laboratuar bulgusu yoktur. Röntgen, emar, termometre, tahlil gibi diğer doktorların emrinde bulunan araçlarla tespit edilmesi de mümkün değildir.

Bu bilimsel yetersizlik psikiyatride teşhis koymanın tarif üzerine yapılmasını zorunlu kıldı. Psikiyatride hastalık kıstaslarına, tarifine uyan hastadır, uymayan değildir.

İşte tek referans

Bu kıstasları koyan, neyin ruhsal bozukluk olduğuna karar veren, Amerikan Psikiyatri Derneği’dir. Derneğe bağlı doktorlar komiteler meydana getirir ve tartışarak hastalık belirler veya uydurur.

Bunlar Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El kitabı adlı kitapta derlenir ve Türkiye dâhil birçok ülkede, psikiyatrik hastalıkların teşhisinde tek referans olarak kullanılır.
Kitaba göre, depresyon bozukluğu (psikiyatrik adı ile majör depresif epizod) teşhisi konması için kişinin iki hafta boyunca aşağıdaki dokuz belirtiden beşine sahip olması gerekir:

1. Depresif duygu durumu (yani aşırı keyifsizlik).
2. Etkinliklere karşı ilgide azalma veya bunlardan eskisi kadar zevk almıyor olma.
3. Kilo kaybetmek veya almak ya da iştahın artması veya azalması.
4. Uykusuzluk veya aşırı uyuma.
5. Düşünme, konuşma ve hareket etme sürecinin, hemen her gün, başkalarının da gözüne çarpacak kadar yavaşlaması.
6. Yorgunluk veya enerji kaybı.
7. Kendini değersiz hissetme, aşırı suçluluk duygusu duyma.
8. Düşünme veya konsantre olma yeteneğinde azalma veya kararsızlık.
9. Ölüm veya intihar düşünceleri veya intihara teşebbüs.

İnsanlık hali kederleri
Sorun şu ki, bu belirtiler sadece klinik depresyon yaşayan (majör depresif epizod geçiren) kişilere has değildir. Olağan insanlık halleri dolayısıyla derin bir elem, keder veya üzüntü yaşayanlar da tıpatıp aynı belirtileri veriyor.

Bir psikiyatr sadece bu listeye bakarak hasta ile olmayanı ayırt edemez.
Nitekim çoğu zaman edememekte veya etmemekte, her iki durumda da ilaç yazmak için reçetesine uzanmaktadır.

Oysa eşi tarafından aldatılan, iflas eden veya işten kovulan birisinin hissettikleri yukarıdaki listeye ne kadar uyarsa uysun, ne anormaldir, ne de yersizdir.

Gerçek depresyonla insanlık hali kederleri gece ve gündüz kadar birbirinden faklıdır.
Ayrıntılar yarın...


****

Bozukluk bir organın normal biyolojik görevini yerine getirememesidir. Kalp normal bir biçimde kan pompalayamazsa, böbrekler süzemezse, ak ciğerler normal iyi nefes alıp veremezse bozulmuş sayılırlar. Beynimizin çevrede meydana gelen olaylara verdiği reaksiyon olan duygusal tepkilerimiz de aynıdır.

Normal bir beynin kayıp karşısında verdiği tepki hüzün, yeis, kederdir. İnsanın neden hüzün duyduğu, bunun biyolojik fonksiyonunun veya faydasının ne olduğu bilinmemektedir. Bilinen, her insanın kayıp olaylarına hüzün duyarak tepki verdiğidir.

Parasını batıran tüccar, işsiz kalan bankacı, sevgilisini kaybeden liseli, seçimi kaybeden politikacı, artık başrol teklifi almayan yaşlanmaya yüz tutmuş aktör, üzüntü duyar. Bu ve benzeri kayıp durumlarına verilen hüzün tepkisi beynin fonksiyonunu yerine getirdiği, normal olduğunu gösterir.

Normal olmayan, kayıp veya herhangi bir başka neden olmadan meydana gelen hüzün veya, psikiyatrideki adı ile, majör depresif epizoddur. Bu beynin normal fonksiyonunu yerine getirmede başarısızlığa uğradığını, bir sorunu olduğunu gösterir.

Ancak modern psikiyatrinin depresyon tarifi normal hüznü depresyondan ayırt etmeyi zorlaştırarak - hatta gereksizleştirerek - insanlara zarar vermektedir. Tedaviye ihtiyacı olmayan milyonlar ilaca mahkum edilmektedir. İstisnalar dışında, uygulama psikologların her depresyon olayını bir beyin hastalığı olarak görmesi, ilaçla tedavi etmeye çalışmasıdır.
Bunun sonucunda antidepresanlar dünyada en çok satılan ilaçlar arasına girdi. Türkiye’de antidepresan kullanımında rekor artışlar var. Psikiyatristlerin müşterisi olmayı veya çocuklarını psikiyatristlerin müşterisi yapmayı düşünenlerin depresyon teşhisinde kullanılan yöntemin zaaflarının farkında olmalarında yarar var. Eğer tedavi yerine hastalık satın almak istemiyorlarsa.

Hüzün devam ettikçe sürer
Hayatın normal akışından kaynaklanan, insan olmanın bir sonucu olan, “nedeni olan” depresyonun üç özelliği var:

- Her zaman insanın uğradığı bir kaybın sonucu olarak ortaya çıkar.

- Kayba verilen tepki, kabaca, kaybın niteliği ile orantılıdır. Örneğin bir dersten bütünlemeye kalan üniversite öğrencisinin hissettiği çöküntü sınıftan kalan öğrencinin çöküntüsünden daha hafiftir ve daha az sürecektir. Aynen sevgilisini kaybeden ile sevdiğini toprağa gömen kişilerin duydukları çöküntünün farklı olması gibi.

- Belirtiler hüzün veren durum devam ettiği sürece devam eder. Durum düzeldiğinde sona erer. Zamanın geçişiyle ortadan kaybolur.

Hastalık olan depresyon bundan çok farklıdır. İçe işleyen yoğunluktadır, muazzamdır, kol kanat kırıcıdır ve - en önemlisi - kişinin hayatında meydana gelen veya gelmeyen herhangi bir durumla bağlantılı değildir. Ne kadar süreceği belli değildir. Tekerrür eder.

Nedeni olan ve olmayan depresyonu belirtilere bakarak ayırt etmek mümkün değildir. İkisinin de belirtileri aynıdır. Değişik olan gerçek depresyonun ne bağlamda ortaya çıktığının muamma oluşudur. Nedeni belli değildir. Arandığında, kişinin yaşamında depresyonu tetikleyecek herhangi bir üzüntü veya kayıpla ilgili bir olay bulunamaz.

Tersine, bazı kişiler terfi ettikten veya önemli bir ödül kazandıktan sonra depresyon krizine girdiğini anlatır. Bu tür depresyonlar kişinin hayatında ne olup bittiğinden bağımsız, başlar, sürer ve sona erer.

| Metin Münir, Milliyet

Hamilelikte antidepresan skandalı

Hamilelikte antidepresan skandalı


Geçenlerde televizyonda, çoğu psikiyatrist bir panelin antidepresan ilaç kullanımı konusundaki tartışmasını izledim.

Akıllara durgunluk veren birçok iddia duydum. Bunların arasında en korkuncu şuydu:

“Antidepresanlar hamilelikte en güvenilir ilaçlardan biridir.”

Bu, herhalde, antidepresanlarla ilgili söylenebilecek en yanlış şeylerden biridir.

Çünkü:

Hamilelikte alınan antidepresanların bebeklerde tehlikeli sağlık sorunları doğurabileceği tartışmasız bir gerçektir.

Önce, İngiliz Ulusal Klinik Mükemmeliyet Enstitüsü’nün (NICE) bu konuda söylediklerine kulak verelim. Konusunda dünyanın en saygın örgütlerinden biri olduğu için NICE’ı seçtim.
NICE, hamilelere, antidepresan kullanımının “riskleri konusunda birçok bilinmezin bulunduğunun” söylenmesini talep ediyor.

“Antidepresanların ne kadar emniyetli oldukları konusunun iyi anlaşılamamış olduğunun akılda tutulması gerektiğini” belirtiyor.

Hamilelikte antidepresan almanın bebeklerde sağlık sorunlarına yol açabileceğine uyarıyor. Bazı ilaçların bebeklerde beyin kanamasına neden olacak kadar zararlı olduğunu bildiriyor. Diğer risklerin de ne olabileceğini sıralıyor. (http://guidance.nice.org.uk/CG45/NICEGuidance/pdf/English)

Bebekte araza yol açabilir

Dünyanın iyi hastaneleri arasında kabul edilen Mayo Clinic, sitesinde “Gebelik sırasında antidepresan almak bebekte sağlık sorunları yaratabilir” uyarısında bulunuyor.

Teker teker antidepresan ilaçlarının adını veriyor ve bunların her birinin bebekte hangi hastalıklara yol açabileceğini listeliyor. Bebekte kalp bozukluğu dahil birçok ciddi araza yol açabilecek Paroxetine (Paxil) adlı ilacın gebelikte alınmamasını tavsiye ediyor. (http://www.mayoclinic.com/health/antidepressants/DN00007)

Uyarı bayrağını çekenlerden bir başkası Amerikan Gıda ve İlaç Ajansı FDA.
FDA’ye göre, hamileliğin üçüncü yarısının son bölümlerinde alınan bazı antidepresan ilaçlar yeni doğan çocuklarda “ciddi sağlık sorunlarına” yol açabilir. Bunlar arasında solunum, uyku ve beslenme problemleri, bir tür şeker hastalığı ve diğer komplikasyonlar var.

Bütün bunlar ağır depresyon hastası olan kadınların hamile olmaması veya hamilelik esnasında depresyon ilacı almaması gerektiği anlamına gelmiyor. Bu kadınların konuyu iyi bir doktorla konuşması gerektiği anlamına geliyor. Antidepresan ilaçların verebileceği zarar eşit değildir. Bazılarının kesinlikle kullanılmaması gerekir.

Ağır yan etkileri var

Diğerleri, daha hafif olduğu için zorunlu hallerde, doktor gözetiminde kullanılabilir.
Hem NICE hem de Mayo Clinic’in verdiği bilgilerden çıkan sonuç budur.

“Antidepresan ilacı kullananların (yan etkiler konusunda) müsterih olması gerekir” tespiti bahsettiğim televizyon programında dillendirilen bir başka akıl almaz yanlıştır.

Depresyona karşı kullanılan ilaçlarının uzun vadeli etkilerinin ne olabileceği meçhuldür. Bu ilaçlarının hepsinin, ağır olabilecek yan etkileri vardır.

Antidepresan ilaç kullananlara, yan etkileri konusunda müsterih olun demek, idam mangasının önünde duran adama “müsterih ol, kurşun mideni bozmayacak” demeye benzer.

Bu kadar yanlış ve tehlikeli önerileri popüler bir televizyon programında yapabilecek akademisyenler olması büyük bir şanssızlıktır.

| Metin Münir, Milliyet

Uydurma bilim psikiyatrinin satılık hastalıkları | Psikiyatri bilimsel temellere değil, komitenin keyfine dayanır.

Uydurma bilim psikiyatrinin satılık hastalıkları | Psikiyatri bilimsel temellere değil, komitenin keyfine dayanır.

Psikiyatrinin kutsal kitabı Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından hazırlanan Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı’dır.

Kısa adı DSM olan bu kitap, hangi hallerin ruh ve akıl hastalığı olduğunu, nelere bakılarak teşhis edileceklerini yazar.
Türk psikiyatristleri kitabın Türkçe tercümesini kullanıyor.
Bu kitabın sorunu bilimden çok edebiyat olmasıdır.
Akıl ve ruh hastalıklarının neden meydana geldiği, neredeyse bir yüzyıldır yapılan binlerce bilimsel araştırmaya rağmen, kesinlikle bilinmemektedir.

“Hastalık denildiğinde herkesin aklına açık biyolojik temeli olan belirtiler yekunu gelir” diye yazıyor Amerikan Psikiyatrist Daniel Carlat “Unhinged” adlı yeni kitabında. “Psikiyatrik hastalıklarda durum benzer ama değişiktir. Belirtiler yekunu vardır ama açık bir biyolojik neden yoktur.”

Bu hastalıkları tespit edecek nörobiyolojik veya herhangi başka bir test de yoktur. Bu eksiklik tıbbın diğer dalları ile psikiyatri arasındaki en büyük farktır.

DSM Amerikan Psikiyatri Derneği’nin bu farkı ortadan kaldırma gayretidir. Ama bu başarısızdır çünkü bilime değil komite kararlarına dayanıyor.

Dernek değişik komiteler kurmakta, bunlar da neyin hastalık olduğunu, nasıl tanınacağını oylama yöntemi ile tespit etmektedir. Ve her toplandıklarında hastalık sayısını artırmaktadır.

DSM Bir 1952’de yayımlandığında ihtiva ettiği akıl bozukluğu sayısı 130 idi. DSM İki, 1968’de, (homoseksüelliği de içine alarak) sayıyı 182’ye çıkardı. Sayı 1980’de 265’e, 2000’de 365’e çıktı.

Bu işin o kadar da ciddi yapıldığını sanmayın. Carlat bu komitelerde çalışmış birine depresyon tanısı koymak için neden beş kriter tespit edilmiş olduğunu sormuş.
“Neden beş de dört değil? Veya altı?” Cevap: “Dört sanki yetersizmiş gibi geldi. Altı ise biraz fazla olacaktı.”

Geçtiğimiz 60 yılda başka hiçbir hastalık kategorisinde psikiyatrideki kadar artış olmadı. DSM’de neredeyse herkes için bir hastalık var.

Ama psikiyatrik hastalıklardaki bu artışın arkasında eşit derecede büyük bilimsel bir ilerleme yoktur.

“Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı bir durumu tanımlar. Ama bu tanım bir tasvirdir, nerdeyse hikâye tarzında edebiyattır, sağlam bilim değildir” diyor İngiliz doktor Des Spence (BMJ 2011;343:d7244)

Var olmanın gerçekleri
Buna paralel en beter bir gelişme hastaların çevrelerinden ve hayat hikâyelerinden soyutlanarak neredeyse tamamen ilaçla tedavi edilir hale sokulmalarıdır. Var olmanın gerçekleri ilaçla tedavi hastalık yapıldı.

Bu değişimde ilaç endüstrinin ve psikiyatrinin bu endüstri ile sıkı fıkı ilişki içinde olmasının büyük rolü var. Bütün tıp dalları içinde psikiyatri ilaç endüstrisi ile en yakın ilişki içinde olanıdır.

DSM’leri hazırlayanların hemen hemen hepsi şu veya bu nam altında ilaç endüstrisinden büyük paralar alıyor.

Bu ilişkiler psikiyatriyi “hastalık tacirliği” ithamlarına maruz bırakıyor. Hastalık tacirliği ilaç pazarını büyütmek amacıyla hastalıkların tanımını genişletmek, ilaç tellallığı yapmaktır.

Yiğit Bulut’un geçen akşamki programında bir psikiyatristin, yüzünde tebessüm, “(antidepresan) kullananların müsterih olması gerekir” diyebilmesini belki bu tellallık çerçevesinde anlamak gerek.

| Metin Münir, Milliyet

Dikkat: Antidepresan öldürücü olabilir.

psikiyatri, psikoloji, antidepresan, yan etkiler, anksiete, intihar eğilimi, FDA, şiddet eğilimi, serotonin sendromu,  sarı kantaron, LSD, ecstasy, kokain,



Ülkemizde, reçeteli, reçetesiz, leblebi gibi antidepresan alınıyor. Bu çok sakıncalıdır. 

Antidepresan, muhakkak, doktor gözetiminde başlanmalı ve bırakılmalıdır. İlacı bırakmak hastaların yüzde yirmisinde “yoksunluk belirtileri” olarak adlandırılan bazı olumsuz hallerin belirmesine neden olur. Mideye kramp girmesi, ishal, bulantı, kusma, baş ağrısı, uyku bozukluğu, baş dönmesi, bulanık görme, uyuşma, elektrik çarpmış gibi olmak, kasların gayri ihtiyari oynaması, titreme, bu belirtilerden bazılarıdır.

Ayrıca, ilacı aniden kesmek depresyon ve anksiete duygularının depreşmesine neden olabilir. İlaç yoksunluğunun neden olduğu bu durumu hasta, yanlış olarak, depresyonun nüks ettiğine yorarak tekrar ilaca başlayabilir. Antidepresan bağımlığının bir çeşidinin nedeni budur. Özellikle çocuklar ve gençlerin, kesinlikle, gözetimsiz antidepresan ilaç almaması gerekir. Çünkü:

- Antidepresanların çocuklarda ve gençlerde intihar eğilimini artırdığına dair araştırmalar var. (Bu konuyu ayrıntılı olarak yarınki yazımda anlatacağım.)

-Antidepresanlar, bazı kişilerde, hem kendilerine hem de başkalarına yönelik şiddet eğilimini artırır.

Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu FDA 2006’da serotonin artırıcı başka ilaçlarla birlikte kullanılması halinde antidepresanların “serotonin sendromu” diye bilinen, öldürücü olabilecek bir bozukluğa yol açabileceğini açıkladı.

Hayat kalitesini olumsuz etkiler

Serotonin beyindeki kimyasallardan biridir. Yeni nesil bazı antidepresanlar beyindeki serotonin düzeyini etkiliyor. Serotonin sendromunu meydana getiren vücutta aşırı serotonin birikmesidir. Birden fazla antidepresan alınması aşırı serotonine yol açan nedenlerden biridir.

Antidepresanların bazı başka tür ilaçlarla alınması da serotonin sendromuna neden olabilir. Öksürük bastırıcı ilaçlar, reçetesiz satılan baş ağrısı ilaçları, ağrı kesiciler, antibiyotikler, iştah bastırıcı ilaçlar ve bazı bitkisel ilaçların anti depresanlarla birlikte alındığında ölüme yol açtığı görülmüştür. Eczanelerde ve attarlarda satılan bitkisel antidepresan St John’s Wart veya Sarı kantaron antidepresanla alınmamalıdır. Antidepresanla beraber alındığında ölümcül olabilecek diğer şeyler LSD, ecstasy ve kokain gibi uyuşturuculardır. Bu aşırı tepki dışında antidepresanların hayat kalitesini olumsuz etkileyebilecek birçok yan etkisi vardır. Seks hayatına sekte vurması listenin başında gelir. (Bu konuyu cuma günkü yazımda anlatacağım.)

Yan etkilerine dikkat

Psikiyatristler ve malını satmaktan başka pek bir şeyi umursamayan ilaç şirketleri antidepresanların olumlu etkilerini abartmak, yan etkilerini önemsiz göstermek eğilimindedir. 

Bu konuda ne Sağlık Bakanlığı ne de Türkiye Psikiyatri Derneği’nin internet sitelerinde bilgi vardır. Bu nedenle antidepresan alan veya almayı düşünenlerin yan etkiler konusunda kendilerini eğitmelerinde yarar var. En iyi başlangıç noktası ilaç kutularının içinde bulunan etiketler veya prospektüslerdir. Bu ve hafta içinde yazacağım diğer yazılarda kullandığım kaynakları merak edenler

| Metin Münir, Milliyet

Çağımızın en büyük yalanlarından biri: DEPRESYON

Çağımızın en büyük yalanlarından biri: DEPRESYON





Depresyon konusunda iki iddia var: 

Birincisi: Depresyon çağımızın en yaygın ruh hastalığıdır. Türk Psikiyatri Derneği (TPD) depresyonun toplumda görülme oranın yüzde 8-10 arasında olduğunu söylüyor. TPD’ye göre, 10 erkekten biri yaşam boyunca bir defa “depresyon hastalığına yakalanacaktır.” 

Kadınlarda risk çok daha yüksek. TPD’ye göre, her dört-beş kadından biri hayatında en az bir kez depresyon hastası olacak.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 2020 yılında depresyon, kalp hastalıklarından sonra dünyada en sık görülen hastalık olacak.

İkincisi: Depresyonun en yaygın ruh hastalığı oluşu çağımızın en büyük yalanlarından biridir. Evet, depresyon geçiren bazı insanlar gerçekten hastadır. Ama bunlar azınlıktadır. Depresyonun yaygınmış gibi görünmesinin nedeni psikiyatri aleminin depresyonun tarifini hasta olmayan kişileri de içine alacak şekilde genişletmesidir. Bu genişleme tamamen keyfidir, bilimsel bulgular tarafından desteklenmemektedir.

Büyük çoğunluğu hasta değil

Depresyon teşhisi konan insanların büyük çoğunluğu hasta değildir. Bunların yaşadığı klinik depresyon değil üzüntü, yeis, keder gibi insanlık halleridir. Bu haller patolojik bir bozukluktan kaynaklanmıyor. Kayıp, düşüş, düş kırıklığı gibi normal insanlık hallerinden kaynaklanıyor.

İlaç şirketleri ve psikiyatristler, para kazanmak saikı ile, bu tepkileri hastalık sınıfına soktu. Bu yüzden, çocuk büyük milyonlarca insan, hasta olmadığı halde, hasta muamelesi görüyor. Damgalanıyor. Hasta gibi tedavi ediliyor, antidepresan ilaçların ağır yan etkilerine maruz kalıyor.

Bu kargaşanın nedeni depresyon teşhisinde neredeyse 2500 yıldır başarı ile kullanılan anlayışının terk edilmesidir.

Bu anlayışa göre, depresyon aynı emareleri gösteren iki değişik ruh halidir. Bunlardan biri normal hüzün veya “nedeni olan” hüzündür. Bu, insanın günlük yaşamda uğradığı bir kayba veya karşılaştığı derin hüzün veren duruma verdiği tepkiden kaynaklanır. Kötü bir hastalığa yakalanma, karşılıksız aşk, sınıfta kalma, iflas etme, eşi tarafından aldatılma, terfi edememe bazı örneklerdir.

Bunlara verilen tepki kendini derin ve acı veren bir hüzün olarak açığa vursa da insan doğasının gereğidir. Hastalık değil. Hemen hemen her zaman bir süre sonra, kendiliğinden geçer.

Nedeni olmayan depresyon

“Melankoli” veya “nedeni olmayan” depresyon olarak bilinen diğer durum farklıdır ve ta Hipokrat zamanından beri hastalık sayılıyor. Bu, kişinin durumu veya başına gelenlerle açıklanamayan depresyondur. Nispeten daha ender görülür. Daha derindir, daha uzun sürer, kroniktir, tekrarlanır.

Herhangi bir dış olayla bağlantılı olmadığı için, tarih boyunca, “nedeni olmayan” depresyonun bir iç bozukluktan kaynaklandığı var sayıldı.

“Nedeni olan” ve “nedeni olmayan” hüzün durumlarının belirtileri aynıdır. Her iki halde de kişi yoğun keyifsizlik, uykusuzluk, insanlardan uzak durma, iştah kaybı, normalde yapılan aktivitelere karşı ilgisizlik vesaire gibi şeylerden şikayet eder. Bu iki hali birbirinden ayırmak için kullanılan yöntem, hastayla konuşmaktır. Bu yöntem binlerce yıl değişmedi. 

Hekim, konuşarak hastasının durumunu, ortamını, geçmişini, başına ne geldiğini öğrenmeye çalışır ve teşhisini ona göre koyardı. Bu basit ama etkili ve zamanın testine dayanmış olan yöntem 1980’de, Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından, hiçbir bilimsel neden olmadan, terkedildi.

Psikiyatri normal üzüntüyü hastalık kapsamına aldı, nedeni bilinen ve bilinmeyen haller arasındaki ayrım ortadan kalktı. Konuşma terapisi neredeyse unutuldu, tamamen semptomlara bakılır, tedavi genelde sadece ilaçla yapılır oldu. Depresyon salgını diye sunulan şey aslında teşhis enflasyonudur.

DEPRESYON DİZİSİNİ HAZIRLAMADAN ÖNCE OKUDUĞUM KİTAPLAR:

* Anatomy of an Epidemic / Robert Whitaker

* The Emperor’s New Drugs / Irving Kirsch

* The Loss of Sadness/ Allan V Horwitz, Jerome C. Wakefield

* Doctoring the Mind/ Richard P. Bental

* Unhinged /Daniel Carlat

* De-Medicalizing Misery/ Edited By Mark Rapley, Joanna Mocrieff, Jacqui Dillon

| Metin Münir, Milliyet

Antidepresanların cinsel hayat üzerindeki etkisi | Psikiyatrinin karanlık yüzü

psikoloji, psikiyatri, metin münir, antidepresan tuzağı, antidepresan, ruh ve sinir hastalıkları, akıl sağlığı, serotonin, prozac,celexa, paxil, viagra, levitra, cialis,


Ülkemizde antidepresan ilaç kullanımı rekor bir hızla artıyor. Bunun en büyük nedeni depresyon hastası olmayanların, şu veya bu nedenle derin bir hüzün, yeis veya keder içinde olanların da antidepresan almalarıdır.

Bunun arkasında da son altmış yılda psikiyatriyi egemenliği altına almış olan yanlış bir anlayış var: Bu anlayışa göre ruh ve akıl hastalıkları beyin hastalıklarıdır ve bu hastalıkları ilaçla tedavi etmek mümkündür. Bu anlayış halka o kadar iyi satıldı ki Panadol nasıl baş ağrısını geçirirse antidepresanlar da depresyonu geçirir sanılıyor. Bu son derece yanlıştır.

Gerçek depresyonla insanlık hallerinin doğurduğu ruh çöküntüleri farklıdır. Her iki durumda da insan aynı şeyleri hisseder. Aşırı keyifsizdir, normalde zevk aldığı sosyal aktivitelerden kaçar, iştahını kaybeder, uyku sorunları yaşar, enerjisini kaybeder, kendini değersiz hisseder, düşünme ve hareket etmesi zayıflar, hatta ölüm düşünceleri düşünür.

Ama insanlık hallerinden gelen depresyon bir süre sonra kendiliğinden geçer. Klinik depresyon daha ağırdır, kolay kolay geçmez, kroniktir, tekerrür eder.

Eşit derecede etki

Normal insanlık hallerinin yarattığı depresyon dolayısıyla antidepresan almak, iyi iken hasta imiş gibi ilaç almaya benzer.

Bu halde insan tedavi değil hastalık satın alır. Aldığı, ilaç değil, ilacın yan etkileridir. Yan etkileri kurtulmak istediği hüzün durumundan daha ağır, etkileri daha kalıcı olabilir.

Antidepresyon ilaçlarının en sık görülen yan etkisi cinsel hayata sekte vurmaktır. Kadınları ve erkekleri eşit derecede etkiler. Değişik şekillerde ortaya çıkar. Seks yapma isteğini azaltır, seks sırasında hissizliğe ve donukluğa neden olur, orgazma ulaşılmasını zorlaştırır. Erkeklerde sertleşme sorunu ve boşalma zorluğuna sıkça rastlanır.

Beyindeki bir kimyasal olan serotonin üzerinde etki yapan antidepresanlar ilk çıktığında psikiyatristlerin bu etkiler konusunda pek fazla bilgisi yoktu. Başlangıçta ilaçların yan etkileri konusundaki el kitapları, örneğin, Prozac’ın cinsel performans üzerindeki etkisinin yüzde ikinin biraz altında olduğunu yazıyordu. Daha sonra yapılan araştırmalar bu oranı yüzde ona çıkarttı.

Viagra, Levitra, Cialis...

Bu tahmin de olağanüstü yanlıştı. Araştırmalar serotonin üzerinde etkisi olmayan antidepresanlarda cinsel bozukluk oranının yüzde 20, Celexa ve Paxil gibi serotonin etkili antidepresanlarda yüzde 70’lere çıktığını gösterdi.

Bunun neden böyle olduğu bilinmiyor. Tahmin edilen, cinsel bozukluğa, ilaçların serotonin üzerindeki etkisinin neden olduğudur. Serotonin beyindeki kimyasallardan biridir.

Psikiyatristler bu sorunu yaşayanlara genellikle Viagra, Levitra ve Cialis gibi ilaçlar yazmaktadır. Ancak bu ilaçlar sertleşme sorunu halletmekte ama cinselliğin motoru sayılan libidoyu, yani cinsel iştahı, etkilememektedir.

Sorunu daha da karmaşık yapan antidepresanları bırakan bazı hastaların ereksiyon sorunu yaşamaya devam etmesidir.

Antidepresana kesinlikle doktor gözetiminde başlamak, kesinlikle doktor gözetiminde bırakmak gerekir.

| Metin Münir, Milliyet

Utangaçlık nasıl hastalık haline geldi | Psikiyatrinin karanlık yüzü ve uydurulan hastalıklar

sosyal anksiete bozukluğu, utangaçlık, metin münir, anksiete, condition branding, GlaxoSmithCline, paxil, ilaç sektörü, psikiyatri, psikoloji, depresyon, christopher lane,



Dünyada üçüncü en sık rastlanan ruh hastalığı veya bozukluğu nedir biliyor musunuz?
Utangaçlık.

Ama psikiyatride ‘utangaçlığın’ adı utangaçlık değildir. ‘Sosyal Anksiete Bozukluğu’dur.

Bazılarına göre bu bozukluk anksiete olarak tarif edilen bozuk ruh halleri arasında en yaygın olanıdır. Bazılarına göre anksieteler arasında en az tedavi edilenidir.

Bazılarına göre ise uydurmadır. Bir mizacı, kişilik özelliğini doğal kabul etmek yerine hastalık olarak damgalamaktır.

Utangaçlığın resmen bir hastalık olarak psikiyatriye giriş tarihi 1980’dir. Salgın haline gelmesi ise 1999’da, bir ilaç şirketinin reklam kampanyası ile başladı.

Çok uluslu ilaç şirketleri, devasa kârlarının büyük bir bölümünü pazar payı büyük, mahdut sayıda ilaçtan elde eder.

Şirketler piyasaya bu tür yeni ürün sürebilmek için sürekli uğraşı içindedirler. Ama blockbuster diye bilinen bu ilaçları keşfetmek kolay değildir.

Daha kolay olan yol, eldeki ilaçlar için yeni hastalıklar icat etmektir.
Bu ‘condition branding’ denilen bir yöntemle yapılır.

Büyük bir halkla ilişkiler kampanyasıyla, insanlar, önce, o güne kadar hayatın normal bir parçası sayılan bir durumun aslında hastalık olduğuna ikna edilir. Sonra reklam kampanyalarıyla hastalığı “tedavi” edecek ilaca sevk edilir.

1990’ların sonunda GlaxoSmithCline Paxil adlı ilacı için bunu yaptı.
Tabii ilaç utangaçlık için pazarlanacak olsa pek inandırıcı olmayacağı için Sosyal Anksiete Bozukluğu için çare olduğu söylendi.

Bir araştırmacıya göre şirketin halkla ilişkiler/ reklam kampanyasından önce Sosyal Anksiete Bozukluğu için medyada 50 civarında referans vardı. Kampanyadan sonra, referans sayısı milyonları aştı.

Aynı araştırmacıya göre, iki yıl geçmeden Paxil ABD’de satılan yedinci en kârlı ilaç oldu.
Bugün Sosyal Anksiete bozukluğundan sık sık “dünyada üçüncü en sık rastlanan ruh hastalığı” olarak bahsediliyor.*

İffet alameti utangaçlık

Bu şekilde, biz dahil birçok kültürde iyi terbiye ve iffet alameti addedilen utangaçlık insanlığın yere ayak basmasından bu yana ihmal edilmiş bir bozukluk olarak hastalık fihristinde yerini aldı.

Ne olmuş oldu? Önce ilaç icat edildi, ardından hastalık.
Tabii Sosyal Anksiete Bozukluğu ABD’de kalmadı. Utangaçlık ilaçlarının piyasasını büyütmek için Türkiye dahil, dünyanın dört bir köşesine ihraç edildi: İthal hastalık, ithal ilaç, yerli doktor.

Aslında doktorların da ne kadar yerli olduğunu tartışabilirsiniz.
Psikiyatrinin Mekke’si ABD, peygamberi Amerikan Psikiyatri Derneği, kutsal kitabı da bu dernek tarafından yazılan Ruhsal Bozuklukların El Kitabı’dır. Bu kitap Türkçe dahil birçok dile çevrildi ve psikiyatristler tarafından tanı kitabı olarak kullanılıyor.

Hüzün, keder, yeis, yas ‘depresyon’ olur da dünyanın en yaygın “ruh hastalığı” haline gelirse, utangaçlık neden rahat bırakılsın?

İngilizce bilenler için:

Shyness: How Normal Behavior Became a Sickness (Utangaçlık: Normal Bir Davranış Nasıl Hastalık Haline Geldi) /Christopher Lane

| Metin Münir, Milliyet

Modern psikiyatrinin babası, anasına sulanırdı. Sigmund Freud gerçekte kimdi...

psikiyatri, psikoloji, sigmund freud, antidepresan tuzağı, ensest sapkınlık, psikiyatri bilim mi, mehmet fahri sertkaya, mfs,



PİSLİĞİN TEKİYDİ.

Modern psikiyatrinin babası sayılan Sigmund Freud, kelimenin tam anlamı ile pisliğin tekiydi.

Öz annesine karşı sapkın cinsi duygular besleyen ve yıllar sonra bile bunu gizlemeyen, insanlıktan çıkmış biri idi... Babasından 20 yaş küçük olan annesini zayıf, çekici, koruyucu, sevgi dolu bir kadın olarak tarif eden ve ona karşı tutkulu, seksüel bir bağlılığı olduğunu gizlemeyen tipik bir ensest Yahudi idi kendisi... Sorunlu ve iğrenç bir Yahudi ailenin daha küçük yaşta psikopata bağlamış sorunlu bir ferdi idi. 

Psikiyatride kendine has iddialar uydurdu. İlgi alanı daha ziyade insanların rüyaları idi. Gerçekte bir şeyi başaramamış ve asla başaramayacak biri için harika bir tercihti rüyalar... Uzun ömründen geriye tuttuğu bir tek not bile bırakmamış olmasını ve aşırı dikkatle hepsini imha etmiş olmasını da göz önünde bulundurursanız, ne demek istediğimi çok daha iyi anlayabilirsiniz.

Ömrü kuramlar/teoriler üretmekle geçti ve bir tanesini bile ispat edemedi. Onun savunucuları, gerçekliği ispat edilememiş kuramların çürütülemediğini iddia etmek gibi bir komiklik sergilemekteler. İnsanların rüyalarında yaşayan ya da insanların kendilerinin bile bilmediği bir bilinçaltı bulunduğunu iddia edip var olup olmadığı ispat edilemeyen bu bilinçaltında yaşayan sözde hekim özde üçkağıtçı bir acayip mahlukun, kendinden acayip uydurmalarını kim nasıl çürütebilsin?

Akademik çalışmalarına devam edip profesör ünvanı alması gerekiyordu ama o çalışmalarına ara verip bir yazıhane açmayı uygun gördü. Otuz yaşına gelmişti ve evleneceği kız daha fazla bekleyemezdi. Tedavi iddiası ile insanları dinledi ve bol bol paralar aldı ki zaten 1960'lara kadar Psikiyatrlar reçete yazamaz, ilaç kullandıramaz sadece dinlerdi. Hem bu sahada geliştirilmiş ilaç yoktu hem de kimse psikiyatrları hekim kabul etmezdi. İlk antidepresan bile Freud'un ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra 1960'larda tüberküloza çare aranırken tamamen tesadüfen bulundu. O gün bu gün de psikiyatrların hiçbir ilacı hiç kimseyi gerçek anlamda tedavi etmedi. 

Kendi sağlığını bile düşünmeyen zavallı bir tipti Freud... Günde en az yirmi puro içerdi ve ömrünün son altı yılında üst damak ve üst çene kanserinden mustarip tarifsiz acılar çekti. Üst çene kemiği, dişleri ve damağı adeta çürüyüp yok olmuştu. Konuşamıyor ve yemek bile yiyemiyordu. Ancak bir protez uydurularak bir nebze olsun yemek yemesi ve zorlanarak da olsa konuşması sağlanmıştı.

1939 yılında acıları dayanılmaz hale geldiğinde doktoruna "Artık bu işkenceden başka bir şey değil ve hiçbir anlamı yok" dediği, doktorundan kendisini iğne ile öldürmesini istediği de ciddi ciddi iddia edilmektedir. 

Hasılı kelam, günümüzün çakma bilimi psikiyatrinin babası bile işte böyle bir babadır. Evlatlarının onlarca yıldır bir şey başaramamış olması şimdi size tuhaf geliyor mu?