Top Social

Image Slider

Neden hocalar üfürükçü de, psikiyatrlar bilim adamı?

mehmet fahri sertkaya, psikiyatri bilim mi, psikoloji, psikiyatri, üfürükçüler, cin çarpması, cinci hocalar, büyü, sihir,




Muazzam bir alaka gördü ve ses getirdi, psikiyatrinin gerçek bir bilim dalı olmadığına dair paylaşımlarım, yazıp karaladıklarım ve alıntıladıklarım...

Psikiyatrlar çok sarsılmış ve panik yapmış durumdalar ve cevaplar vermeye çalışıyorlar ama nafile... Kendilerinin yorumlarına tek tek cevap vermek yerine, buradan hepsini muhatap alarak sormayı münasip gördüm.

***

Neden böyle kızarak tartışmak ve sözü gereksiz yere uzatmak yerine, sorulan sorulara cevap verip meseleyi kapatmayı tercih etmiyorsunuz?

Akıl nedir, ne değildir? Nerededir? Nasıl tespit edilir? Kaçar gider mi, yanar söner mi? Gaz gibi midir, yoksa su gibi mi? Madde değilse, hiçbir şekilde mahiyetini çözemediyseniz, gerçekten var olduğundan ya da var olduğunu düşündüğünüz şeyin akıl olduğundan ve başka bir şey olmadığından nasıl emin oldunuz? Nerede somut bilimsel veriler? Ve aynı soruları ve daha fazlasını ruh için de sormuş bulunalım? 

Bilimin temelinde görüp değerlendiremediğini kabul etmemek varken, nasıl olabilir de psikiyatri diye bir bilim uydurulur ve bütün faaliyet alanı görülemeyen ve değerlendirilemeyen, ölçülemeyen, dokunulamayan, tadılamayan, tartılamayan ruh ve akıl gibi soyut şeyler üzerinedir?

Bu samimiyetsizliğe itiraz etmek neden bilim karşıtı olmakla eşdeğer gösterilmeye çalışılıyor?

Sinir sistemindeki rahatsızlıkları, beyindeki travmaları ve benzeri fiziki/somut/maddesel rahatsızlıkları ve bunlardan kaynaklanan psikolojik/ruhi ve akli rahatsızlıkları tedavi etmek için yepyeni bir bilim dalı oluşturmaya ve adını psikiyatri koymaya gerçekten gerek var mı? Bu hususlardaki teşhis ve tedavileri ilgili branşların doktorları yapıyorlar zaten? Siz hiç sinir sistemi, beyin, nörobiyoloji ve bütünüyle biyolojik yapımız üzerine gerçek bir uzman olan psikiyatr gördünüz mü?

Yani bir insanın fiziki bir engelinden, fiziki/bedeni bir hastalığından kaynaklanan ruhi bunalımını ya da sarsıntısını tedavi etmek için, derdini dinleyip moral vermekten başka bir şey yapamayacak kişiler neden çok büyük hekimler ve bilim adamları olarak gösterilir? Hiç tartışmasız ve kesin bir gerçek ki bu işi hakkıyla, en profesyonel şekli ile din adamları yapıyorlar da, neden onlar pozitif bilim adamları olarak görülmüyor, üfürükçü olarak aşağılanıyor da bu çakma bilimin sözde bilim adamları kahramanlaştırılıyor? Her yıl yüz milyarlarca lira vuran ve her yıl ülkemizde Türkiye'nin yarısına yetecek kadar şizofreni ilacı sattıran bilim adamı kılıklı ve ilaç firması sahibi Siyonist sahtekarlar böyle bir düzen kurmak ve ayakta tutmak istediği için mi?

Dert dinleyip moral vermek, ilaç görünümü verilmiş uyuşturucuları resmi reçeteler ile verip insanları uyuşturmak dışında psikiyatrinin somut bir faaliyeti ve başarısı var mı?

İşte tekrar tekrar soruyorum ama herkes bu soruları görmezden gelerek laf yetiştirmeye çalışıyor; dünya genelinde psikiyatri uzmanı/doktoru/profesörü olarak bilinen insanların, bir kimsenin akıl sağlığının yerinde olup olmadığını ölçmeye dair ellerinde genel kabul görmüş bir cihaz/yöntem/teknik var mı? Yoksa uydurma bilim psikiyatri, asırlar sonra bile akıl sağlığının yerinde olup olmadığını ölçme noktasında bir hiç aşamasında mı?

Hiçbir şekilde görülüp ölçülemeyen ve değerlendirilemeyen ruhun varlığını kabul eden bu çakma bilimin, cinlerin varlığını kabul etmeyip "Biz olaylara bilimsel olarak yaklaşıyoruz. Bu nedenle cinlerin varlığını kabul etmiyoruz." safsatasının ve yalanının ve aldatıcılığının ve samimiyetsizliğinin izahını yapabilecek bir psikiyatr var mı? "Tedavi etmeye çalıştığın ruh değil cin." desem "Hayır, ne alakası var? Ben bu insanın ruhunu tedavi ediyorum. İşte tedavi ettiğim bu şeyin cin değil ruh olduğunun bilimsel ispatları, al bak." diyebilecek biri çıkar mı?

Şimdi bu çıkşımızı ve haklı mücadelemizi yobazlık ve gericilik olarak yaftalayarak susturmak ve durdurmak isteyenler olacaktır. Ama bilsinler ki önümüzdeki haftalarda, dünyanın farklı ülkelerinden farklı dinlere mensup aydınların ve gerçek bilim adamlarının da bu görüşlerimize paralel yazılarını paylaşmaya devam edeceğim.



Psikiyatrlar buna çok kızacak: Beyninizle bir başkasının kolunu hareket ettirebilir misiniz? (video)

psikiyatri bilim mi, paranoya, şizofreni, zihin kontrolü, beyin kontrolü, elektrofizyoloji, EMG, videolar, TED,


Beyninizle bir başkasının kolunu kontrol etmeyi başarırsanız, onlarca yıldır beyinlerinin ve zihinlerinin kontrol edildiğini söyleyen sayısız insana şizofreni ya da paranoya teşhisi koyan psikiyatrların bundan böyle ne demesini beklersiniz? Ya da artık onları ve uydurma bilim psikiyatriyi ne kadar ciddiye alırsınız?

Aşağıdaki videoda olup bitenler, insanlık ve bilim tarihinde çığır açacak cinsten ve ruh-beden bağlantısı ile uydurma bilim psikiyatriye bakışı kökünden değiştirecek cinsten. En kötüsü ise bunlar en az elli yıldır gizlice kullanılıyor ve ancak şimdilerde insanlığa açıklanıyor. 

İlk başta kızın kolundan alınan kaydın adı EMG (elektromiyografi). Yani sinirler ve kaslardan alınan elektriksel sinyaller. Kız kolunu kastıkça kasın EMG kaydını duyuyor ve görüyorsunuz. Burası pek de heyecanlı değil.

Peki, ikinci kısımda kız kendi elini bükmesine rağmen nasıl oluyor da erkeğin eli bükülüyor? Cevap elektrofizyolojide. Burada kız elini büktüğünde kolunda oluşan emg sinyalini algılayıp diğer çocuğun kasına dışarıdan düşük şiddette elektrik gönderen bir ara birimin varlığı söz konusu. Yani kız kendi elini büktüğünde oğlanın ilgili kasına dışarıdan ufak şiddette elektrik veriliyor. Zaten elektriğin etkisini oğlanın yüz ifadesinde de görebilirsiniz. 

Arada yönlendirici (konuşmacı) kıza elini serbest bırakmasını söyleyip kendisi kızın elini büküyor. Ama bu sefer oğlanın elinde bir şey görmüyoruz. Çünkü dıştan bükmeye karşı kızın elinde herhangi bir EMG sinyali oluşmamaktadır. Bu sinyalin oluşması için kızın beyninden ilgili motor birime sinyal gitmesi gerekmektedir. 

Sonuç mu? Yeni bir çağ başlıyor. Savaşlar insanların beyinlerini ve zihinlerini hedef alacak. Zihin kontrolünden koruyan teknolojileri herkesin kullanmasını devletler zorunlu kılacak. Bu güne kadar zihin kontrolüne tabi tutulan sayısız insana şizofreni ya da parayona teşhisi koyan ve hiçbirini tedavi edemeyen sözde bilim psikiyatri, elli yıl önce olduğu gibi hiç kimse tarafından bilim dalı olarak kabul edilmeyecek.

Modern tıbbın günahları: Artık tıp en çok kâr getiren sektörlerden biri ve sürekli olarak, gerçekte olmayan hastalıklar uyduruluyor.

modern tıp, uydurma hastalıklar, ilaç sektörü, aşırı teşhis, aşırı tedavi, menepoz, çekingenlik, osteoporoz, cinsel işlev bozukluğu,

Modern Tıbbın Son Numarası: Aşırı Teşhis

Milyonlarca insana her gün modern tıbbın sağladığı imkânlarla teşhis konuyor, dertlerine çareler bulunuyor.

Milyonlarca insan bu sayede sağlıklı ve uzun bir hayat sürüyor ama modern tıp kusursuz ve sütten çıkmış ak kaşık da değil.

Modern tıbbın pek çok hatası, eksiği, suçu ve hatta günahları da var.

Modern tıp, her geçen gün hızla ancak parası olanın faydalanabileceği dünyanın en çok kâr getiren sektörlerinden biri hâline dönüşüyor.

Modern tıp ilaç endüstrisinin esiri olmuş durumda: Tedavi seçimi, süreleri, dozlar ilaç endüstrisinin kurmayları tarafından belirleniyor.

Yeni ilaçlar için uydurma hastalıklar geliştiriliyor.

Hastalar değil laboratuar bulguları tedavi ediliyor.

Birçok hastalığın ilacının tabiatta olduğu görmezden geliniyor.

Koruyucu ve önleyici hekimlik unutturulmaya çalışılıyor.

Hayatın menopoz, ergenlik, gebelik gibi dönemleri mutlaka ilaç alınması gereken hastalıklara dönüştürülüyor.

Sağlık piyasalaşıyor; hasta-hekim ilişkisi satıcı-tüketici ilişkisine dönüşüyor.

Aşırı teşhis nedir?

Modern tıbbın son senelerde zararları giderek daha iyi anlaşılan ve mutlaka çözüm bulunması gereken yanlışlarından biri de ‘aşırı teşhis’.

Aşırı teşhis, bir kimsede herhangi bir belirtiye yol açmayacak, ona bir zarar vermeyecek veya onun ölümüne sebep olmayacak bir hastalığın teşhisi demek.

Bunda ne var, bir insandaki hastalığın teşhisinin neresi kötü diye düşünebilirsiniz ama durum hiç de sandığınız gibi değil.

1: Hastalıkların teşhisinde kullanılan yöntemlerin ölüme kadar gidebilen riskleri var.

2: Aşırı teşhisin peşinden ‘aşırı tedavi’ geliyor. Farkında bile olmayacağınız bir hastalık için ilaç kullanmanız, radyoterapi olmanız veya ameliyat edilmeniz gerekiyor.

3: Teşhis ve tedavilere harcanan paralar boşa gidiyor.

4: Birçok insan kendisine hiçbir zarar vermeyecek aşırı teşhis yüzünden strese giriyor, uykuları kaçıyor, huzuru bozuluyor, hasta oluyor.

Aşırı teşhis ve aşırı tedavi, sağlam insanları hasta ederken, cepleri ve sosyal güvenlik kurumlarının kasalarını da boşaltıyor.

Bu işten en kazançlı çıkan ise elbette başta ilaç ve tıbbi alet-edevat-malzeme endüstrisi olmak üzere hastaneler ve doktorlar!

Tıp sağlıklı insanları hasta ediyor

Gelip geçici şikâyetleri tedavi edilmesi gereken hastalıklar hâline çevirmekle ve her hastalığı mutlaka ilaçla, ameliyatla tedavi etmekle yetinmeyen modern tıp kendine sağlıklı insanlar arasından da hasta bulmaya çalışıyor.

Aşırı teşhis ve aşırı tedavi için “Tıp, hastaları tedavi etmekten adeta sağlıklıları hasta etmeye doğru kayıyor” diyenlere hak vermemek mümkün değil.

Son senelerde dünyanın muteber tıp dergilerinde aşırı teşhis ve aşırı tedaviyi tenkit eden araştırmalar, makaleler ve kitaplar yayınlanıyor.

Şu ifadeler ünlü tıp dergilerindeki makalelerden: Aşırı teşhis önemi giderek artan bir halk sağlığı problemi oluyor. Aşırı teşhis hakkındaki endişeler gerçek oldu.

Aşırı Teşhisleri Önleme Kongresi yapılıyor

Aşırı teşhisin ulaştığı noktayı en iyi gösterecek delil ise 10-12 Eylül 2013 tarihlerinde dünyanın ilk “Aşırı Teşhisleri Önleme” kongresinin yapılacak olması.

Kongre, The Darmouth Institute for Health Policy and Clinical Practice ev sahipliğinde dünyanın en muteber tıp dergilerinden olan British Medical Journal (BMJ), Avustralya Bond Üniversitesi ve önemli bir sivil toplum kuruluşu olan Consumer Report’ un ortaklığıyla düzenleniyor.

Kongrenin sloganı ise “Çok fazla tıbbın zararlarını geriye sarmak”.

Aşırı teşhis edilen hastalıklar

Aşırı teşhis edilen hastalıklar listesinde meme, prostat, rahim ağzı ve tiroit kanserleri ilk sırada geliyor.

Amerikan Kanser Enstitüsü’ nün 17 senelik Kanser Tarama Araştırması’ nın en önemli sonucu taramanın prostat kanseri teşhisini artırdığını ama kansere bağlı ölümler üzerine bir tesiri olmadığını ortaya koyması oldu.

Tarama ile teşhis edilen meme kanserlerinin ortalama üçte birinin zararsız olabileceği tespit edildi.

Kolon kanseri taramalarının bile sanıldığı kadar hayat kurtarıcı olmadığı, bu çalışmaya katılanların genel popülasyondan daha sağlıklı oldukları ve bunların kolon kanserinde ölme ihtimallerinin daha az olduğu dile getiriliyor.

Kanada’ da yapılan bir araştırma astım teşhislerinin üçte birinin yanlış olabileceğini ortaya koydu.

Erken diyabetin aşırı teşhis ve tedavisi, otizmin tarifinin çok geniş kapsamlı olması, çocuklarda kolesterol taramaları hakkında da endişeler var.

Gelecekte kırık riski düşük olan kadınlara osteoporoz tedavisinin faydadan çok zarar verdiği iddia ediliyor.

Aşırı teşhisi sağlayan yöntemler ise kan tahlilleri veya radyolojik yöntemlerle yapılan ‘taramalar’ ile ‘hastalık tariflerinin genişletilmesi’ ve ‘sınır değerlerin daraltılması’ dır.

* Giderek daha fazla insanın canını yakacak olan modern tıbbın bu son numarasına karşı dikkatli olmalı ve tuzağa düşmemelisiniz.

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

***

İlaç şirketleri yeni hastalık icat ediyor

İngiliz Times'ın haberine göre, ilaç şirketleri ürünlerini daha çok satabilmek için basit sorunları ve hastalığa yol açabilecek semptomları hastalık olarak tanıtıyor.

İlaç şirketlerinin bazı hastalık belirtilerini hastalık gibi tanıtarak ürün sattıkları iddia ediliyor. Araştırmacılar bu eğilimin tehlikeli sonuçlarına dikkat çekiyor

İngiliz Times gazetesi bilimadamları tarafından yayınlanan "Public Library of Science Medicine" isimli dergiye dayandırdığı dünkü haberinde, ilaç şirketlerinin kendilerine çıkar sağlamak amacıyla "basit sorunları ya da hastalığa yol açabilecek semptomları" birer hastalık gibi tanıttığını ve bunun tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini yazdı. Derginin özel baskısında Avustralya'nın Newcastle Üniversitesi'nden David Henry ile Avustralyalı gazeteci Ray Moynihan'ın beraber kaleme aldıkları araştırma, çok ilginç sonuçları ortaya çıkardı.

'TIBBİ ZARAR VERİYOR'

Araştırmada, "Şirketlerin yarattığı hastalıklar kendileri için büyük bir kaynak oluştururken, insanları hastalara dönüştürüyor. Ve bunlara tıbbi olarak zarar veriyor" yorumu yapıldı. Bu tarz tuzaklara düşmemek için özellikle doktorlara ve hastalara büyük görev düştüğünü ifade eden araştırmacılar, hastalıklara karşı yapılan kampanyaların ardında ilaç şirketlerinin olduğunu, bu yüzden bu kampanyalara şüpheyle bakılması gerektiğini söylüyor. Özellikle cinsellikle bağlantılı sorunların ilaç şirketleri tarafından çıkar amaçlı kullanıldığının kaydedildiği araştırmada, kadınlardaki cinsel isteksizliğin yeni bir sektör yaratmakta kullanıldığı belirtildi

Araştırmada yer alan "sahte" hastalıklar

Menopoz: Kadın yaşamının normal evrelerinden biridir. Menopozda libido azalması normaldir.

Çekingenlik: Psikolojik sorun olduğu izlenimi verilerek tedavi için anti-depresan öneriliyor.

Kolesterol seviyesi: Risk faktörü olmasına rağmen kendi başına bir hastalıkmış gibi gösteriliyor.

Osteoporoz: Menopoz öncesi kadınlardaki kemik incelmesi sadece kırılma riski olduğuna işarettir.

Cinsel işlev bozukluğu: İlaçların, "sağlıklı" kişilerin de cinsel gücünü artırdığı izlenimi veriliyor.

Sabah

Dejavu gerçekte nedir? Neden "Ben bu anı daha önce görmüştüm" hissini yaşarız?




Uyku ölümün kardeşidir. Uyku yarı ölümdür. Uykuya geçen bir insanın ruhu bedeninden ayrılır ve başka alemleri gezip dolaşır. Rüya dediğimiz şey bu şekilde yaşanır. Bu yüzden uyuyan bir insanı birden dürterek uyandırmanız anında bir sarsıntı geçirir. Bu durum, dolaşmakta olan ruhun bedene acele olarak geri dönmesi halinde yaşanır. Uyuyan kişi bu nedenle sert bir müdahale ile uyandırılmamalıdır.

Ruh, uyku halinde iken, mahiyetini tam olarak bilmediğimiz bir takım alemleri gezerken, daha sonra yaşayacağı şeyleri de görür. Lakin uyandığında bunların ya çok azını hatırlar ya da hiç hatırlayamaz.

Uyku halinde gördüğü şeyleri, uyanıp daha sonra yaşadığı anda, bunu daha önce gördüğünü hatırlar ama bunu nerede ve nasıl gördüğünü hatırlayamaz. Dejavu denilen şeyin en kısa ve anlaşılır tarifi budur.

Bu haller, iyi niyetli ve dürüst kişilikli insanlarda ve özellikle de dinine gayretli samimi Müslümanlarda çok çok daha sık görülür. Bu hali en sık ve en güçlü yaşayanlar ise peygamberlerdir. Peygamberler uykuda iken, uyandığı andan itibaren o gün neler yaşayacaklarını en ince ayrıntısına kadar görürler ve uyandıklarında da yine normal insanlarda olmadığı şekilde, bu gördüklerini en ince ayrıntısına kadar hatırlarlardı. Bu nedenle bir hadis-i şerifte bu halin(dejavu yaşamanın) peygamberlikten bir cüz olduğu yani aslında peygamberlerin bir özelliği olduğu bildirilmiştir.

Bundan 10 bin yıl önce dünyaya gelmiş, doğmuş, yaşamış ve ölmüş birinin ruhu ile bizim ruhumuz, aslında bir arada idi. Ruhlar alemi dediğimiz, dünya öncesi dönemde, dünyaya gelecek bütün ruhlar bir arada idi. İlk insan ve ilk peygamber Adem aleyhisselam ile, kıyameti görecek en son insanların ruhları hep bir arada idi. Kâlû belâ diye de isimlendirilen bu alemde, her ruh, dünyanın, kainatın, yaratılışın, ölümün ve dinin hakikatini gördü ve kavradı. Allah-ü Teâlâ bütün ruhları birden muhatap alıp "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" diye sorduğundan istisnasız bütün ruhlar "Evet rabbimizsin" dediler. Sonra bu yaşananlar bütün insanlara/ruhlara unutturuldu. Sırası gelen kâlû belâ kısmını hatırlamadan dünyaya geliyor, annesinin karnında 120. gününde iken bedenine ruhu konuluyor, doğuyor, yaşıyor, imtihan oluyor, tercihlerini yapıyor, dinini ya da dinsizliği seçiyor, ölüyor ve daha önce kendisine unutturulan hakikatleri yeniden görmüş oluyor. İşte bu yüzden bir hadis-i şerifte, "İnsanlar uykudadır. Öldükleri vakit uyanırlar." buyruldu.

Bütün bu manzaraya şu açıdan bakmak da mümkün. Aslında ruh ölümsüz ve sonsuz. Ruhlara-insanlara, çok kısacık bir süre için dünya hayatı veriliyor, imtihan ediliyor, faydalı mı zararlı mı işlerle meşgul olacağı sınanıyor. Sonra da ebedi-sonsuz hayatları buna göre belirleniyor. Aslında dünyadaki bir insanın ruhu ile ruhlar alemindeki, manevi alemdeki bağlantı da tamamen kopmuyor. Bedenin organları olduğu gibi ruhun da organları var ve bu manevi organlar ile cismani olmayan ve Alem-i Emir denilen manevi alem arasında kopmayan bir bağ var. O kadar derin sırlar var ki, bunları iyice kavramak için hakiki bir mürşid-i kâmile bağlanıp tasavvuf yolunda gayret etmek gerekiyor. 

| Mehmet Fahri Sertkaya - AkademiDergisi.com

İyice ayardan çıktılar. Türkiye'nin yarısını şizofren yaptılar. İlaç satmak için ruhi hastalıklar uyduruyorlar.



Ruhsal hastalıkları ilaç şirketleri mi uyduruyor?

Yeni ruhsal hastalıkların hızla arttığı günümüzde Türkiye'deki ilaç tüketiminde de bir yükseliş gözleniyor.Psikiyatri uzmanları rakamları değerlendirirken iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batırıyor ve ilaç firmalarının daha çok kazanmak için yeni yeni hastalıklar uydurduklarını söylüyor. 


Depresyon, dopomin, sendrom... Bir şekilde mutlaka duyduğunuz bu kelimeler psikiyatrik hastalıklar. Peki ya 'Kafes Kaplanı Sendromu', 'Hiperhidroz' ya da 'Cennet Depresyonu' sözcüklerini duydunuz mu? Muhtemelen hayır... Bunlar da psikiyatri dünyasının yeni kazandığı hastalık isimleri...


Aktüel dergisinin bu haftaki sayısında yer verdiği 'Psikiyatri Terörü' başlıklı habere göre de hepsinin tedavisi için bir ilaç var ve iddialar, bu ilaçların tüketimi için yukarıda ismini ilk kez duyduğunuz hastalıkların uydurulduğu yönünde... Bununla birlikte endüstri ülkelerinde son yıllarda sendrom ve benzeri hastalıklarda büyük bir patlama yaşanıyor. İnsanlığı tehdit eden 30 bin yeni hastalıktan söz ediliyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında literatürde tanımlanmış 26 psikiyatrik hastalık varken, Amerikan Psikiyatri Birliği'nin verilerine göre günümüzde bu sayı 395'e yükseldi. Türkiye'de 'Cennet Sendromu' ya da 'Kafes Kaplanı Sendromu' henüz keşfedilmemiş olsa da uzmanlarımız Türk halkının depresyon gibi akıl ve ruh sağlığına zarar, benzeri hastalıklardan kırıldığını söylüyor.



HALKIN YÜZDE 40'I ŞİZOFREN 



Öte yandan 2.5 milyon kişiye hizmet veren Emekli Sandığı 2003 yılına ait geri ödeme listesinde de bunu doğrular veriler bulunuyor. Çünkü reçetelerde örneğin bir anti-depresan ilacının 880 bin kutu tüketildiği görülüyor. Ya da şizofren tedavisinde kullanılan bir ilaç ismi, reçetelerde 55 bin 63 kez geçiyor. Bu rakamlar Türkiye nüfusuna oranlandığında ise inanılmaz bir sonuç çıkıyor ortaya. Sonucu değerlendiren isim Klinik Farmokoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Cankat Tulunay, şizofreni tedavisinde kullanılan diğer ilaçları da hesaba katarak şu yorumu yapıyor: "Halkımızın neredeyse yüzde 40'ı şizofren. Şizofren olmayanlar da ya depresyonda ya da akıl ve ruh sağlığını etkileyen başka bir hastalığa sahip."

İlaç tüketiminin bu kadar çok olması, yine ilk baştaki iddiaları hatırlatıyor: "İlaç şirketleri tüketimi artırmak için yeni hastalıklar üretiyor. Özellikle psikiyatri alanında..." İlginç olan psikaytristler bunu yalanlamıyor hatta çoğu direkt olarak 'doğru' diyor. İşte Türk doktorların görüşleri...


Psikiyatri Uzmanları Olan Bitenden Rahatsız 



Psikiyatri uzmanı Dr. Ahmet Coşkun: 


"Hangi ilaç firması dünyada hiçbir hastalık kalmasın ister ki? Araştırmalar çok maliyetli olduğu için zaten firmaların sponsorluğunda gerçekleşiyor. Dolayısıyla artık ilaç firmaları tanımlanmış hastalığa ilaç bulmuyor. Doğrudan hastalığı tanımlıyorlar. 10 yıl önce psikiyatride kullandığımız dört ilaç vardı. Kliniğe günde en fazla 10 kişi gelirdi. Ne zaman ilaç firmaları bu alanda üretime geçti, ilaç sayısı arttı. Basında çarşaf çarşaf hastalık tanıları, belirtiler yayımlanmaya başladı. Kliniğe gelenlerin sayısı da birdenbire yükseldi. Bugün bir uzman 40 kişiye bakmak zorunda." 


İNSANLAR İLAÇ BAĞIMLISI OLDU 

Psikiyatr Cemal Dindar:
"İnsanlar 'regl' dönemindeki sancıdan terk edilme acısına kadar her sorunda doktorlara taşınıyor. Bu bağımlılıktan en çok ilaç üreticileri ve hemen reçeteye sarılan doktorlar kazanıyor." 

HASTALIKLAR UYDURULUYOR 

Prof. Dr. Cankat Tulunay:
"Son yıllarda ilaç tüketimini artırmak için yeni hastalıkların uydurulduğu bir gerçek. Önce olmayan hastalıklar icat ediliyor sonra tedavi etkisi olmayan ilaçlar. Hatta anti depresanlarda, plasebodanın (aslında hiçbir etkisi olmayan yalancı ilaç) daha etkili olduğu kanıtlandı. Bu ilaçların da yan etkileri, iyileştirici etkilerinden çok daha fazla. 

HER SIKILAN TERAPİ İSTİYOR 

Psikiyatri uzmanı Dr. Erdoğan Özmen:
"Bizim camiada illa ki bir terapi, ilaç gerekiyormuş gibi bir hava oluşturuluyor. Her sıkıntıyı hemen psikiyatrik bir bozukluk olarak tercüme ediyoruz. Bunu psikiyatristler de yapıyor. Terapinin özünde zaten bir devamlılık, bir 'bağımlılık', bir alışkanlık söz konusudur. 

DOKTORLAR YÖNLENDİRİLİYOR 

Psikiyatrist Serdar Serdaroğlu: 
"Psikiyatride ilaç tedavisi en etkili yöntem olarak geçerlidir. Son yıllardaki hastalık sayısının artması bilimin ve tıp teknolojisinin gelişmesiyle açıklanabilir. Ancak özellikle psikiyatride ilaç şirketlerinin tedavi biçimleri konusunda doktorları yönlendirdiği de bir gerçektir."


Sabah Gazetesi


Psikiyatrlar zihin kontrolü hususunda hiçbir şey bilmiyorlar. Tek bildikleri ilaç vermek...

psikiyatri, psikiyatri bilim mi, psikoloji, zihin kontrolü, beyin kontrolü, uzaktan nöral denetim, GATA, şizofreni, kemal ırmak, mehmet fahri sertkaya,


TÜRKİYE DÜNYAYA REZİL OLUYOR! 

Çin'in TV üreticisi Konka, yaklaşık beş yıldır, zihin kontrolü ile kumanda edilen TV modelleri üretiyor. 

Japon oyuncak sektöründe yaklaşık on yıldır zihin kontrolü teknolojisine dayanan oyuncaklar üretiliyor. Bu oyuncaklardan birinde bele bağlanan bir kuyruk, kişi heyecanlandığında sallanıyor. Bir kibrit kutusu kadar bile olmayan bir elektronik devre, oyuncağı beline takan kişinin beyninden yayılan bütün sinyalleri okuyor, aralarında heyecan sinyali olunca otomatik olarak kuyruğu sallıyor. 

ABD ordusu için üretilen zihin kontrolü ile çalışan robot asker birlikleri hazır. Bunlar, gerçek askerler tarafından beyin kontrolü yöntemi ile kontrol ediliyor. 

NASA zihin okuyarak terörist avlayacak teknolojisini basına duyuralı yaklaşık 16 yıl oluyor.

Adana'da iki kardeş, beyin kontrolü ile çalışan robotu geliştirip başarı ile sunum yapalı dört yıl oluyor. 

Youtube'da, ciddi araştırma tesislerinde ve kliniklerde, farelerin ve maymunların uzaktan zihin kontrolüne tabi tutuldukları ve sonuçların başarılı olduğu videolar bulunabiliyor. 

Zihin kontrolü ile çalışan yapay-protez kollar, eller ve bacaklar, başarı ile çalışıyor ve bunların videoları Youtube'da zahmetsizce bulunabiliyor. 

Beyne ulaşacak sinirler üzerine elektrotlar takılarak ya da gözlere çok özel bir gözlük takılarak, kişinin sanal bir gerçeklik yaşamasını ve kurgulanmış bir oyunun içinde gerçekten yaşıyormuş-bulunuyormuş gibi his etmesini sağlayan teknolojiler PC oyunları üreten büyük firmalar tarafından çoktan kullanılmaya başlandı bile...

İnsanın gördüğü doğal rüyaları kayıt eden teknolojiye bir Türk üniversitesi de ulaştı ve bunu medyaya duyurdu. Avrupa'da ya da ABD'de ise onlarca yıldır kullanılan bir teknoloji ile kişiye PC'de kurgulanmış bir yapay rüyanın gösterilebildiği de bir gerçek...

Beyne gönderilen bir takım kimyasallar ya da elektromanyetik dalgalar ile, beynin cinsiyet tanımının değiştirilebildiği, erkeğin beyninin kadınsı bir eğilim göstermesi sağlandığı da çoktan medyada yer bulan ve hiç gizlenmeyen teknolojilerden biri...

Sadece bir çeşit lazer ışık kullanarak canlıların beyinlerini kontrol eden, hafızalarını silen ya da geri getiren teknolojiler, böceklerin ya da farelerin beyinlerini kontrol ederek doğal afetlerde arama kurtamada kullanmaya yönelik başarılı projeler ve daha da fazlası çoktan ilan edilmiş durumda...

Zihin kontrolünün en az elli yıldır aktif olarak kullanıldığını ispat eden yerli yabancı yüzlerce ciddi kitap bulunuyor ve bunlar çok ciddi ispatlara dayanıyor. Bütün bunlara kayıtsız kalamayan GATA'da birileri gayrete geliyor ve uzaktan zihin kontrolü teknolojilerine dair çalışmalar-testler, neler döndüğünden haberdar olmayan Mehmetçiklerin üzerinde yapılırken çekilen görüntüler basına bile sızıyor. 

Ama.... Türkiye'deki psikiyatrlar ve adli tıp kurumları ve de ruh ve sinir hastalıkları hastahaneleri, zihinlerinin kontrol edildiğini iddia eden insanların psikolojik hasta olduklarına dair raporlar veriyor. 

İstanbul Adli Tıp Kurumu'nda, kişinin akıl sağlığının yerinde olup olmadığını anlamak için tabi tutulduğu testte, yaklaşık 560 sorunun yaklaşık yarısı, testi cevaplayan kişinin "Zihnim kontrol ediliyor." cevabını vermesini sağlamaya yönelik hazırlanmış. Bu cahilliğin bir an evvel düzeltilmesi gerekiyor. Bu masum insanların bu psikiyatrların ve uydurma bilim psikiyatrinin elinden derhal kurtarılması gerekiyor. Bunun için bir an evvel kamuoyu oluşturulmalı ve yasal düzenlemeler yapılmalı... 


Zihin kontrolü hakkında ve yazıda iddia edilenler hakkında detaylı bilgi için buraya tıklayınız

GATA profesörü Kemal Irmak, şizofreninin bir çeşit beyin kontrolü olduğunu ve cinlerin insanların beyinlerini kontrol edebildiğini kabul etti. Ayrıntılar burada...

"Psikiyatrlar da halk da kandırılıyor, antidepresanlar bir işe yaramıyor ve çocuklarda kullanımı intihara sürüklüyor"

prozac, paxil, lustral, antidepresan, antidepresan tuzağı, çocuklarda antidepresan, intihar eğilimi, yan etkiler, cankat tolunay,


Antidepresanlar çocukları intihara sürüklüyor

SSRI Grubu bazı antidepresanların çocuklarda intiharı artırdığının araştırmalarca ortaya çıkarılması ve ABD, İngiltere ve AB'ye üye ülkelerde bu grup ilaçların çocuklara yazımının yasaklanması, bazı uzmanlar tarafından Türkiye'de de buna ilişkin önlem alınması gerekliliğine işaret etti. 

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Farmakoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Cankat Tolunay FDA'da, İngiltere Sağlık Bakanlığı ve Avrupa İlaç Birliği'nin yaptığı son araştırmada ilaçların çocuklarda intiharı arttırdığı sonucunu ortaya koyduğunu bildirdi. Aralarında Prozac, Paxil, Lustral gibi ilaçların da bulunduğu söz konusu antidepresanların bağımlılık yaptığının ortaya çıktığını kaydeden Tolunay, "Bu ilaçların tedavi edici etkisinin sıfıra yakın olduğu tespit edildi. Ayrıca bir çok durumda ise yalancı ilaçtan farkı yok" diye konuştu. ABD, İngiltere ve AB'ye üye ülkelerin bu ilacın 18 yaş altı çocuklarda kullanılmaması için karar aldığını belirten Tolunay, "Bizde de buna ilişkin önlemler alınmalı. Bu ürünler ruhsat almış ama Maliye Bakanlığı bu ilaçların geri ödemesini yapmaz ise otomatik olarak bu ilaçlar yazılmaz. Yani halk ve doktorlar kandırılmaz" diye konuştu.

İLAÇTA 2 MİLYAR DOLARLIK TASARRUF SAĞLANABİLİR

Cankat Tolunay Türkiye'de büyük ilaç israfı bulunduğuna dikkat çekerken, gerçekten ihtiyacı olan vatandaşların ilaç bulamadığını ancak diğer yandan devletin gereksiz ilaçlara trilyonlar ödediğini kaydetti. Türkiye'de yılda 300 milyon reçete yazıldığını, doktorların ciddi şekilde eğitilmesi halinde reçete başına 3 dolar tassarruf edileceğini söyleyen Tolunay, "Bunun anlamı 900 milyon dolar tasarruf demek. 1,5 milyar dolar da ilaç olmayan ilaçlara ödenen para hesap edildiğinde bu 2 milyar doları aşıyor, yani devlet bu işi ciddi tutarsa 2.5 milyar doların üzerinde ilaçta tasarruf sağlanır" diye konuştu.

"BAZI BİLİMADAMLARI DİPLOMASINI İLAÇ FİRMALARINA KİRALIYOR"

Vioxx ve Celebrex'in yıllardır hastaya zarar verdiğinin bazı zamanlarda dile getirilmesine karşın, bazı firmaların ısrarla bu iki ilacın zararının bulunmadığını söylediğini anımsatan Tolunay, "Sonunda firma kendisi bu ilaçların zararlı olduğunu açıkladı" dedi. Her meslekte olduğu gibi bilim adamlarının içinde de diplomalarını belirli firmalara kiralayanlar bulunduğunu ifade eden Tolunay, "Para aldıkları firma için doktorları ve halkı kandırıyorlar. Tarafsız bilimadamları şimdi yasaklanan bazı ilaçların öldürücü etkisi bulunduğunu dört gündür dile getirdiler. Ancak ne hikmetse zararsız olduğunu söyleyenler nedeniyle bu ilaçlar piyasada satışa sunuldu" diye konuştu.

"Antidepresanların yan etkileri korkunç ve depresyon tedavisinde hiçbir işe yaramıyorlar." | Akademi Dergisi

irving kirsh, antidepresan, yan etkiler, depresyon, antidepresan tuzağı, psikoloji, psikofarmakoloji, FDA, hamilelikte antidepresan, intihar eğilimi,

Psikofarmakoloji Derneği'nin düzenlediği "Uluslararası Katılımlı 4. Ulusal Psikofarmakoloji Kongresi" Antalya Belek'teki Papillon Zeugma Otel'de başladı. Kongreye katılan Yale Üniversitesi'nden Prof. Dr. Irving Kirsh, antidepresanlarla ilgili çok önemli uyarılarda bulundu. Antidepresanların büyük kısmının depresyon tedavisinde hiçbir işe yaramadığını ve plasebodan farksız olduğunu savunan Kirsh, yan etkilerinin ise korkunç olduğunu söyledi. Antidepresanların 24 yaş altı kişilerde intiharı tetiklediğini kaydeden Prof. Dr. Kirsh, ilaç firmalarının araştırma sonuçlarını sakladığını öne sürdü.

YAN ETKİLERİ ÇOK KORKUNÇ


İlaç firmalarının Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'ne (FDA) gönderdikleri ilaç sunumlarını tek tek incelediğini belirten Irving Kirsh, yaptığı inceleme sonunca çok ilginç bulgulara ulaştığını açıkladı. Antidepresanları kullanan çoğu insanla kullanmayanlar arasında hiçbir fark olmadığını anlatan Kirsh, yan etkilerinin ise çok ciddi olduğunu ifade etti. Kirsh, "Antidepresanlar, iktidarsızlık, orgazm süresinin çok kısa ya da uzun olması ve orgazm olamama gibi cinsel bozukluklara neden olur. İlaçlar kesildikten sonra hastalığın nüksetme riski çok yüksektir. Hamileler kullanırsa, bebeklerde otizm riski artar" dedi.

İLAÇ KULLANMAK YERİNE EGZERSİZ YAPIN
İlaç firmalarının antidepresanlar konusunda ikiyüzlü bir tavır sergilediğini kaydeden Kirsh, şunları söyledi: "İlaç firmaları araştırmalarda iyi sonuçlar veren ilaçların sonuçlarını dergilere gönderiyorlar. Diğer ilaçların sonuçları ise saklanıyor. İlaç firmaları ilaçlarla ilgili araştırmaların yüzde 50'sini gizliyorlar. Yapılan araştırmalara göre antidepresanlar, 24 yaş altı kişilerde intihar riskini artırıyor. Fakat ilaç firmaları bunu manipüle ediyor. Depresyon teşhisi konan kişiler mutlaka yardım almalı. Alınan yardım ise ilaç yerine fiziksel egzersiz, meditasyon tarzı şeyler olmalı. Antidepresanlar son çaredir, uzak durulmalıdır. Benim önerim; antidepresan kullanmak yerine haftada 3 gün egzersiz yapın."

***
CİKLET GİBİ SATILIYOR.

Yan etkileri arasında "intihar" yazan bu ilaçlar, eczanelerde reçetesiz olarak satılıyor.
İstanbul’da 8 eczaneyi dolaşan Zaman muhabirleri, antidepresan ilacı satın almak istediklerinde “Reçeteniz var mı?” sorusu ile dahi karşılaşmadı.

Oysa, insanları intihara sürüklediği iddia edilen bu ilaçların reçetesiz satışı yasak. Eczacılar, yasağı bildiklerini ancak ‘ilaç takip sistemi’nde yer almadığı için antidepresan satmalarının önünde bir engel bulunmadığını belirtiyor.

Doktor kontrolünde ve uygun dozlarda alınmadığı takdirde hastaları intihara yönelttiği iddia edilen antidepresanların, kontrolsüz kullanımı günden güne artıyor. Uluslararası Pazarlama Servisi’nin araştırmalarına göre 2003 yılında Türkiye’de 14 milyon 238 bin kutu depresyon ilacı tüketilirken 2012’de bu rakam 36 milyon 881 bine çıktı. Uzmanlar, 9 yılda gerçekleşen yüzde 160 oranındaki bu artışta modern ça ğın getirdiği ruhsal bunalımların rolünün büyük olduğu görüşünde.

Farmakolog Esra Sağlam ise; ''Bu büyük artışı tamamen depresyonun yaygınlaşmasıyla açıklayamayız.'' diyor. En küçük sıkıntısı olanların bile kulaktan dolma bilgilerle bu ilaçları aldığına dikkat çekiyor. Son olarak 26 Ocak’ta intihar eden Bayburt Üniversitesi Rektörü Gökhan Budak’ın antidepresan ve bitkisel ilaçlar kullandığı ortaya çıkmıştı.

İstanbul’da Bahçelievler, Bakırköy, Zeytinburnu, Fatih ve Eyüp ilçelerinde 8 eczaneyi dolaşan Zaman muhabirleri, antidepresan ilacı talep ettiğinde ''Reçeteniz var mı?'' sorusu ile dahi karşılaşmadı. Oysa İstanbul Eczacı Odası Başkanı Semih Güngör, ''Bu ilaçların reçetesiz satılması mümkün değil. Hiçbir eczacı bu riske girmez.'' ifadelerini kullanıyor. Eczacı H.A. ise yasağı bildiklerini ancak 'ilaç takip sistemi' görmediği için antidepresan satmalarının önünde bir engel bulunmadığını belirtiyor ve ekliyor: ''Bir ilacı satarken diğerini niye satmayalım. Neticede bundan para kazanıyoruz.''

Dünyada en çok kullanılan ve eczanelerde reçetesiz satılan antidepresanlardan birinin kullanma talimatında ‘intihar’ yan etkisine vurgu yapılıyor. Talimatta, ''Herhangi bir zamanda kendinize zarar verme ya da intihar gibi düşünceleriniz varsa, ….'ı kullanmayı durdurunuz ve derhal doktorunuza bildiriniz.'' uyarısı dikkat çekiyor.

İlacın kullanma talimatında yer alan bir başka bilgi de; ''Genç yetişkinseniz. Klinik çalışmalardan elde edilen bilgiler antidepresanla tedavi edilmiş 24 yaşın altındaki psikiyatrik durumu olan yetişkinlerde intihar davranışlarında artma riskini göstermiştir.'' şeklinde. Yine ilacın kutusunda da 'reçetesiz satılmaz' uyarısı bulunuyor. Hekime ve ilaca kolay ulaşan hasta bu ilaçları çok rahat bir şekilde alabiliyor. Bu ilaçların çoğunluğu doktor reçetesiyle birinci basamaktan 3 basamak hastanelere kadar yazılıyor. Ayrıca hekimlerin hastaya ayırdığı sürenin kısalığı ve alelacele ilacı yazması da başka bir etken.

Antidepresan ilaçların satışıyla ilgili eczacı, eczacı odası ve Sağlık Bakanlığı ekseninde bir çelişki göze çarpıyor. Yönetmeliğe göre antidepresan ilaçların satışı reçetesiz yasak. Ancak eczacılara göre uygulamada ilaçları satmalarında bir engel yok. İlaç takip sistemi, ağır yan etkisi olan ilaçları takip edemiyor. Etse de yeterli denetim olmadığı için bu ilaçlar reçetesiz de satılabiliyor. Kanunen antidepresanların reçetesiz satılamayacağını kabul eden eczacılar, ''Sağlık Bakanlığı’nın ilaç denetim sisteminde bu ilaçlar takip edilmiyor. Bu nedenle biz de ilaca devam eden müşterilerimizi reçetesiz diye geri çevirmiyoruz.'' diyor.

'SİSTEMDE BOŞLUK OLDUĞU SÜRECE BU İLAÇLARI SATARIZ'

İstanbul’da eczacılık yapan H.A. ise bu konuda eczacıların arada kaldığı görüşünde. Yaşanan karmaşayı şöyle özetliyor: 


➥ Biz sattığımız ilaçları ilaç takip sistemine gireriz. Ancak sistem sadece bağımlılık yapıcı bazı maddeler içeren bazı ilaçların reçete numarasını girmemizi zorunlu kılıyor. Sistem bu ilaçlar dışındaki hiçbir ilacı sisteme girerken reçete numarası şartı istemiyor.

İstanbul’da bir eczacıda tekniker olarak çalışan E.B. de sistemin boşluğuna dikkat çekiyor. Ağır antidepresan bağımlılık yapıcı, ağır yan etkili ve uyuşturucu madde içeren ilaçların doktorlar tarafından normal reçetelerle yazıldığını hatırlatan E.B.; 

''Ancak bu ilaçların satışı esnasında ilaç takip sisteminde ‘reçetesiz satılmaz’ diye sarı renkli bir uyarı çıkıyor. Eğer reçetesiz satarsak sisteme bu işleniyor ve ilk denetimlerde ortaya çıkıyor. Ama bir yaptırımı da yok. Dolayısıyla hasta bize geldiği zaman geri çeviremiyoruz.'' diyor. Kendisinin ilaç tebliği ilk yayımlandığında bu ilaçları reçetesiz satmamak için adeta direndiğini belirterek;

En son bir müşterim bağımlılık yapıcı olan bir ilacı istedi. Normalde reçetesiz satışı yasak. Ben vermedim. Ama yandaki eczaneden almış. Dükkânın önünden geçerken ilacı bana doğru sallayarak geçti. Bir hafta dayanabildim. Sonra ben de satmaya başladım diyor.

'BU İLAÇLARIN REÇETESİZ SATILMASI MÜMKÜN DEĞİL'

Antidepresan sınıfına giren ilaçların ağır bir içeriğe sahip olduğunu ve eczanelerde reçetesiz şekilde satılmasının mümkün olmadığını belirten İstanbul Eczacı Odası Başkanı Semih Güngör ise; ''İlaçların eczanelere girişleri ve hastaya satışı sistemde tamamen kayıt altına alınıyor. Bu ilaçların bu açıdan reçetesiz satılması mümkün değil.'' diyor. Kendilerine bu konuda şimdiye kadar ulaşan bir şikayet bulunmadığını vurgulayan Güngör; 


➥ ''Eğer böyle usulsüz bir satış yaşandıysa bu bize ulaşırdı. Muhtemelen münferit bir olay. Bu konuda eczanelerin genelini eleştirmek doğru olmaz. Kaldı ki bu konuda yaptırımlar var. Eğer usulsüz satış yapan olursa hakkında disiplin soruşturması açılır. Hiçbir eczacı arkadaşım bu riske girmek istemez.'' vurgusu yapıyor.

'ANTİDEPRESANLAR İNTİHAR ETTİREBİLİR'

Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Farmakoloji Uzmanı Doç. Dr. Esra Sağlam, en çok kullanılan ve suistimal edilen ilaçların depresyon hapları olduğunu söylüyor. Zira uyku ve sinir ilacı olarak da kullanılan bu hapları, en ufak sıkıntısı olanlar bile kulaktan dolma bilgilerle tercih edebiliyor. Esra Sağlam’a göre bu durum büyük bir tehlikeyi beraberinde getiriyor. Anidepresanların doğrudan beyindeki santral sinir sistemini etkileyen bir içeriğe sahip olduğunu vurgulayan Sağlam, ‘uykum kaçtı bir tane içtim’, ‘depresyondaydım bir tane içtim’, ‘kafama göre başladım’ diyenlerin çıkabildiğini vurguluyor. Antidepresan ilaçları kullanırken intihar eden hastalarda artış yaşandığını kaydeden Sağlam, ''Antidepresanlar intihar ettirebilir. Ama her vakada suçu ilaçlara yüklemek yanlış olur.''bilgisini veriyor.

YAŞANAN BAZI ŞÜPHELİ İLAÇ-İNTİHAR VAKALARI
 

26 Ocak 2013, Bayburt Üniversitesi Rektörü Gökhan Budak, ailesinin de evde olduğu sırada intihar etti. Budak, antidepresan ve bitkisel ilaçlar kullanıyordu. 

1 Aralık 2012, Doktor Melike Erdem, hastanenin 6. katından atlayarak intihar etti. Psikolojik sorunları bulunduğu öğrenilen Erdem, antidepresan kullanıyordu. 

17 Kasım 2012, Hatay’da B.D. adlı genç, annesini öldürüp intihar girişiminde bulundu. Polis, evde B.D.’ye ait antidepresan ilaçlar buldu. 

18 Mart 2010, Erzincan Üniversitesi Rektörü Erdoğan Büyükkasap, evde yalnızken bir not bırakarak intihar etti. Hocanın, bir tür yatıştırıcı antidepresan kullandığı ortaya çıktı.
<iframe width="640" height="360" src="//ok.ru/videoembed/318295181861" frameborder="0" allowfullscreen></iframe>

Zihin kontrolü psikolojik bir hastalık değil, bilimsel bir gerçek!

zihin kontrolü, beyin kontrolü, psikiyatri, uzaktan nöral denetim, NASA, psikoloji, videolar, sihir, büyü, telegram,


Yaklaşık 50 yıldır istihbarat örgütleri tarafından gizlice kullanılan, varlığı inkâr edilen zihin kontrolü teknikleri, nihayet dünya insanlığına duyuruluyor. Ve ne yazık ki 50 yıldır sözde bilim adamı ve sözde hekim psikiyatrlar, zihin kontrolüne tâbi tutulan sayısız insanı psikolojik hasta kabul edip acılarını artırmaktan başka bir şeyi başaramadılar. Halen de aynı hatalı tutumlarını sürdürüp, adını bilim koyuyorlar. İşte ilgili haber:

Uzaktan kumandayla beyin kontrolü gerçekleşti

Amerikalı bilim insanları, geliştirdikleri bir implant sayesinde farelerin hareketlerini uzaktan kumandayla kontrol edebilmeyi başardı.

St. Louis'deki Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi, Illinois Üniversitesi ve Ulusal Sağlık Enstitüsü araştırmacıları, beynin derinliklerindeki nöronların yapısını ve işleyişini anlamak için ilaçları doğrudan dokuya enjekte etmekte kullanılacak, uzaktan kumandayla kontrol edilebilen bir beyin implantı geliştirdi.

Laboratuvar ortamında denek farelerinin beyinlerine yerleştirilen implant, farelerin hareketlerini uzaktan kumandayla kontrol edebildi. Geleceğin tıbbı için çok önemli bir gelişme olarak nitelenen buluş, "Journal Cell" dergisinde yayımlandı.

Sıvının ışıkla aktarımını sağlayan teknolojinin kullanıldığı araştırmada yumuşak maddeden, insan saçının çapının onda biri küçüklüğünde bir implant yapıldı. Gelecek nesil implant, bir yandan ilaçları dokuya gönderirken bir yandan da ışığı yayabiliyor.

MADDE BAĞIMLILIĞI TEDAVİSİNE KATKI SAĞLAYACAK

Washington Üniversitesi'nden Doçent Dr. Michael R. Bruchas, "Araştırma, beyindeki devrelerin nasıl çalıştığını görmemizi sağlayacak" dedi.

Bruchas, araştırmanın ağrı, depresyon, madde bağımlılığı gibi rahatsızlıkların tedavisine büyük katkıda bulunabileceğine dikkati çekti.



Araştırmacılardan John A. Rogers, "Araştırmada beynin derinliklerindeki dokulara en az zararı verecek şekilde ulaşmamızı sağlayacak kadar küçük bir implant yapmak için nano-teknikler kullandık. Bu kadar minik cihazlar, bilim insanlarına ve tıbba çok büyük olanaklar sunuyor" dedi.




***



Ses dalgalarının, her yöne değil, tek bir noktaya iletilmesini sağlayan cihaz icat edildi. Böylece havaalanlarında anonslar, sadece ilgilisine yapılacak, başkaları duymayacak.



26 yaşındaki ABD’li mühendis Joe Pompei'nin geliştirdiği cihaz, normalde her yöne yayılan ses dalgalarını toplayıp tıpkı lazer ışını gibi tek bir dalga halinde yönlendiriyor. Böylelikle kalabalık içindeki belirli bir kişiye, başkası duymadan sesli mesaj gönderilebiliyor. Buluşun temelini ses dalgalarını çok yüksek frekanslara çıkaran bir aygıt oluşturuyor. Normalde kaynaktan çıktıktan sonra havada her yöne ilerleyen ses dalgaları bu aygıttan geçerek çok yüksek frekanslara çıkıyor ve tıpkı bir ışık ışını gibi doğrusal yayılmaya başlıyor.


Heathrow'da denendi

Kaynağından insan kulağının duyamayacağı bir şekilde çıkan ses, havada kırıldıktan sonra hedef kişinin kulağına normal ses olarak yansıyor. ‘Audio Spotlight’ adı verilen müthiş buluşun ilk müşterisi, İngiliz havayolu şirketi British Airways oldu. British Airways, cihazın mucidi Joe Pompei'den, Londra'nın ünlü Heathrow Havaalanı'nda bir gösteri yapmasını istedi. Cihaz, 62 bin sterline (yaktlaşık 40 milyar liraya) maloldu.


Nerelerde kullanılacak


Havaalanı ve garlarda sadece belirli kişileri ilgilendiren anons o kişilere yapılacak, öteki yolcular gereksiz yere rahatsız edilmeyecek.


Uçak kaçırma benzeri olaylarda güvenlik güçleri teröristin yanında olsalar bile özel alet kullanmadan merkezden komut alabilecekler.


Futbol sahalarında kulübedeki antrenör sahada mücadele eden futbolcularına rakip takım ve hakem duymadan taktik verebilecek.


Hürriyet Gazetesi (6 Ağustos 1999, Cuma)

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1999/08/06/135013.asp


***




NASA beyin okuyacak

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi havaalanlarında teröristleri yaydıkları beyin dalgalarından saptayacak bir cihaz geliştiriyor. Bilim çevrelerinde tartışılan girişim, insan hakları savunucuları tarafından da eleştiriliyor

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, insan beyninin yaydığı elektrik dalgalarından yararlanarak düşünce okuyabilecek bir cihaz geliştirme aşamasında olduğunu açıkladı.
NASA yetkilileri, temasa geçtikleri "Northwest Airlines" adlı havayolu şirketine, söz konusu cihazın havaalanlarında güvenlik amacıyla kullanılabileceğini, çok yakın bir gelecekte yolcular arasına gizlenen olası teröristlerin bu cihazla yapılacak taramalarda tespit edilebileceğini bildirdi.

The Washington Times gazetesinin haberine göre, 11 Eylül saldırılarından sonra uzay teknolojisini sivil güvenlik alanında kullanma kararı alan NASA, özel bir firmanın da katkısıyla, bir tür süper yalan makinesi geliştirdi.

Washington Times’a konuyla ilgili olarak bilgi veren NASA Uzay Araştırma Bölümü Müdürü Herb Schlickenmaier, Northwest Havayolu’na teklif ettikleri bu projenin geliştirdikleri 4 projeden biri olduğunu belirterek, çalışmaların henüz tamamlanmadığını kaydetti.

İtirazlar var 

Ancak NASA’nın bu inanılmaz projesi bazı bilim adamları tarafından uygulanabilirliği çok şüpheli bir tasarım olarak nitelendirildi. Beyin dalgalarını beyin elektrosunda (EEG) olduğu gibi, insan kafasına kablo bağlayarak dahi ölçmenin çok güvenilir bir sonuç vermediğini vurgulayan bilim adamları, kalabalık bir yolcu grubundan gelen sinyalleri sağlıklı olarak değerlendirmenin mümkün olmayacağını savundular.
Buna karşın bazı fizikçiler ise mevcut bilgi birikimi ve teknolojiyle beyin dalgalarını ölçerek kişinin ne düşündüğünün belli bir yanılma payı ile anlaşılabileceğini belirttiler. Proje hukuksal açıdan da sorunlu olarak gösterildi. Özel hayatın dokunulmazlığını savunan çevreler böyle bir uygulamanın haberleşme ve seyahat özgürlüğünü ihlal edeceğini vurguladılar.

Nasıl çalışıyor?

Havaalanlarında kontrol kapılarına yerleştirilmesi planlanan beyin okuma cihazı, nöro elektrik algılayıcıları vasıtasıyla insan beyni ve kalbinin yaydığı elektrik dalgalarını insanın gövdesiyle hiç temas kurmadan, uzaktan algılayabilecek.
Algılayıcıların saptadığı bu sinyaller çok gelişmiş bir bilgisayara veri olarak girecek. Bilgisayar ise bu verileri, hafızasında bulunan suçlu kişilerin psikolojik profili ile karşılaştıracak.

Yolcuların kişisel dosyaları ve sabıka kayıtları da veri olarak hafızada bulunacak. Sonuçta bilgisayar, algılayıcıları tarafından gönderilen nabız atışı, vücut sıcaklığı, göz kırpmaları ve öteki biyoritmsel tepkilerle ilgili sinyalleri değerlendirerek yolcunun potansiyel bir terörist olup olmadığını saptayabilecek.

Büyük Birader sizi gözetliyor

11 Eylül saldırılarından sonra ABD’de havalanı ve uçuş güvenliği adına bireysel özgürlüklerin kısıtlanmasını da içeren önlemler devreye girdi. İş sonunda romancı Orwell’in "Büyük Birader"ini çağrıştıran "beyin okuma makinesi"ne kadar vardırıldı.

http://www.milliyet.com.tr/2002/08/18/dunya/adun.html




****

Işıkla zihin kontrolü ve hafızanın silinip geri alınması




***


Space Explorer, ABD, Zihin kontrolü, Biyonik robotlar, Robot ordular, Elektromanyetik savaş, Agharta, CIA, Psişik silahlar, Sihir, Büyü, 11 Eylül saldırıları,


Alanı insan zihinleri olan savaş!

9/11 saldırıları bugüne kadar kullanılan; ancak açıklanmayan bir kısım bilimsel tekniklerin de birer birer açıklanmasına yol açıyor. Bugüne kadar “komplo teorisi” olarak adlandırdığımız bir kısım teknikler artık terör hareketlerinin önceden haber alınabilmesi amacıyla kamuya açık alanlarda da kullanılmaya başlandı!

Washington Times’ın dünkü nüshasında havaalanlarına yerleştirilecek güvenlik tarayıcılarıyla yolcuların beyinlerinin okunacağı ve teröristlerin bu şekilde deşifre edileceği belirtiliyor. Sistem şöyle işleyecek:

Sistem, beyin dalgalarını ve kalp atış ritimlerini alacak, analiz edecek ve böylece tehdit olabilecek yolcular ortaya çıkarılacak.

Bu haberi okuyunca beyin dalgalarım otomatik olarak Aydoğan Vatandaş adına kilitlendi. Onun bu konularda yazdığı kitaplara Türk halkının ilgisi çok yüksek. Özellikle “Agharta– Elektromanyetik savaş başladı” (Timaş Yayınları) adlı kitabı altı baskı yaptı. Bu kitap 11 Eylül saldırılarından önce yazılmıştı. Ama yayınlanması 11 Eylül saldırısından bir hafta sonraya tekabül etti.

Bir kere beyin dalgalarının frekanslarının da tıpkı parmak izleri gibi her insanda farklı olduğu ve birbirine asla benzemediğini, bunun da işleri çok kolaylaştırdığını belirtelim. Beyin dalgalarının görüntü haline dönüştürülmesi ile insanların ne düşündüğünü görme çabası bu tekniğin varacağı son nokta.

Yalnız bu sistem sadece terör eylemlerini ortaya çıkarmak için değil, bizzat teröre de hizmet edebilme potansiyelini taşıyor. Hatta 11 Eylül saldırılarının beyin kontrolü yoluyla yapıldığı bile iddia ediliyor.

Bize çok uçuk geliyor; ama bu konudaki çalışmalar her geçen gün hayatımıza daha fazla girmeye başladı. Tehlikesi şu: Elektromanyetik dalgalar gönderilerek insanlara rüya gördürülebiliyor, olmayan bir şey varmış gibi hayal gördürülebiliyor, sanal bir kısım görüntüler sürekli insan beynine gönderilebiliyor ve insan istem dışı bir kısım eylemlere yönlendirilebiliyor vs.



İBDA–C lideri Salih Mirzabeyoğlu, DGM’de kendisine elektromanyetik dalgaların kullanımı ile beyin kontrolü operasyonu yapıldığını iddia etmişti!

Bu proje, dünyada elektrik taşıyan her şeyin çevresinde bir manyetik alan olduğu ve bu alanların elektromanyetik dalgalar yaydığı teorisine dayanıyor. NSA, geliştirdiği elektronik aygıtlar ve ajanları sayesinde her insanda farklı olan ve 3–50 Hertz arasında değişen dalga boyutunu tespit edebiliyor. Hedef kişinin yaydığı elektromanyetik dalga boyutları tespit edildikten sonra bu veri NSA’nın bilgisayarlarına veriliyor ve bu bilgisayarlar ve uydular aracılığı ile o kişi 24 saat izleniyor. O kişi tam bir denetim altına alınıyor, yönlendirilebiliyor, düşünceleri okunabiliyor. Konuşmaları dinlenebiliyor, gördükleri seyredilebiliyor, sadece onun duyabileceği sesler yayınlanabiliyor, sadece onun görebileceği görüntüler gösteriliyor, ona her türlü bedeni acı verilebiliyor. Yani kişi NSA’nın canlı bir robotu haline getiriliyor. 


Bu robot söz dinlemezse karşılığını, her türlü bedeni acı çektirilerek ödüyor. Bu işkenceciler, bizimkiler gibi ‘as Filistin askısına, çevir manyetoyu, sık tazyikli suyu, yatır falakaya, sok copu’ gibi gürültülü patırtılı, zahmetli külfetli olarak yapmıyor, sadece önlerindeki bilgisayarın tuşlarına dokunarak bunu yapıyor. Dokunuyorlar tuşa, hafıza kaybı ve davranış bozuklukları oluşuyor. Dokunuyorlar, göz kapaklarında ani ve şiddetli kaşınmalar oluşuyor. Dokunuyorlar, duyulan sesin yönü, şiddeti ve içeriği değişiyor. Solunum yollarını denetleyerek konuşmanızı bozuyorlar. Genital bölgede kaşınma, beklenmedik orgazm veya yoğun acı hasıl ediyorlar. Rüyalarınızı denetliyorlar. Birkaç dakika boyunca ayak parmaklarını istem dışı olarak 90 derece döndürebiliyorlar.

Aslında bu çalışmalar yeni değil. 50 yıl öncesine dayanıyor. 1996 yılında yayımlanan “Beyin Kontrolü ve Tanımlanamayan Gizli Hükümetler” adlı kitabında Daniel Brandt, bir insana hipnozla bir cinayet işletilebileceğini iddia ediyor. Bazı uyuşturucu maddeler de insanların beyinlerinin kontrol altına alınmasında kullanılabiliyor.

New York Times gazetesinin l6 Temmuz l977 sayısında şöyle bir haber yayınlandı: “ABD, insanlığın esir edilebileceği görünmez silahlar geliştiriyor.”

CIA, psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırdı. Şimdi bu kabiliyetleriyle yeni tip bir harbe girişmesi mümkündür. Bu harp görünmez, muharebe sahası ise insan zihinleridir!

Bu yazının uçuk kaçık bir yazı olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz!


Nuh Gönültaş
Gazeteci-Yazar
19.08.2002


***



Uzaktan Nöral Denetim

Bir süre önce NASA tarafından uzaydaki astronotlar için DÜŞÜNCELERİN BİLGİSAYARA KAYDEDİLMESİ ile ilgili bir makale yayınlandı. Merak edenler bu makaleye göz atabilirler. (Makale adı : SUBSPEECHES)

Bu teknoloji ile ilgili ayrıntıları web üzerinde bir çok kaynakta bulabilirsiniz. Ancak en bilinenleri GEORGE FARQUAR ve PROJECT FREEDOM, Prof.Dr. Jose DELGADO ve Zihin Kontrolü çalışmalarıdır.

Projenin başlangıcı 2.Dünya Savaşında Yahudi Bilim adamları tarafından BERGSTRASSE denilen bölgedeki labaratuarlarda başlatılmış, savaşın sona ermesi ile proje ABD Askeri
Laboratuarlarına taşınmıştır. Şu an için bu projenin 250 farklı versiyonu üzerinde dünya üzerine yayılmış bir çok tıbbi ve teknolojik laboratuarlarda devam ettirilmektedir.

Hatta proje bir ara o kadar ses getirdi ki, MEL GIBSON ve JULIA ROBERTS"ın oynadığı CONSPIRACY THOERY – KOMPLO TEORİSİ filmine konu oldu.

Ancak, ZİHİN KONTROLÜ projesi ile HASSAS TAKİP konusunu birbirinden
kesinlikle ayırmakta yarar görüyoruz.

İlkinde duruma göre kişi yada gruplara yönelik ağır ve şiddetli bir psikolojik baskı, psikolojik faktörler kullanılarak bilinen sorgu metodları uygulanmaktadır. Bu şekilde ağır psiko-şiddete uğrayan kişi yada gruplara her an “SENİ İZLİYORUZ” mesajı değişik obje,
ekipman ve personel kullanımıyla devam ettirilmektedir.

İkincisinde kaynaklara göre, kişi yada grupların zihinleri nano-teknolojik cihazlarla incelenebilir ve görülebilir. Oto kontrolü ve tüm psikolojik ve fiziksel yapısı yönlendirilebilir. Verimli bir sorgulama metodudur.

Tüm bu teknolojilerin, İNSAN HAKLARI yada BİREYSEL HAYATIN MAHREMİYETİ gibi konularla nasıl bir uyum içerisinde olduğunu da sizlerin ve okuyucuların takdir ve görüşlerinize bırakıyoruz.

Şimdi gelelim projenin sistematiğine...

Bir cismin bioelektrik alanı uzaktan algılanabilir, böylece cisimler bulundukları herhangi bir yerde denetlenebilirler. Özel EMF cihazıyla sistem operatörleri, kripto-şifre çözücüleri (EEG"lerden) üretilen potansiyelleri uzaktan okuyabilirler. Bunlar bir kişinin beyin durumlarina ve düşüncelerine kodlanabilir. Bu durumda kişi, uzak bir mesafeden mükemmel olarak denetlenir. İstihbarat personeli, “İşaret İstihbaratı”nın elektromanyetik tarama ağının kadranında çevirerek, ülkedeki herhangi bir şahsa çevirir ve İstihbarat teşkilatı"nın bilgisayarları o şahsı belirler ve günde 24 saat takip eder. İstihbarat Teşkilatı, Türkiye"deki herhangi bir şahsı seçebilir ve onu izleyebilir.

İstihbarat Teşkilatı “İşaret İstihbarat”, “Uzaktan Nöral(Sinir) Denetimi ve Elektronik Beyin Bağlantısı” için, “Elektro Manyetik Beyin Uyarılması”nı kullanmaktadır. (İonlaşamayan elektro manyetik alan) radyasyonu üzerine, nörolojik araştırmayı ve bioelektirik araştırma ve gelişmeyi içeren 1950"li yılların MKULTRA programından beri, “Beyin Uygulaması” gelişme hâlindedir.

Elde edilen gizli teknoloji, Ulusal Güvenlik Arşivlerinde, “Radyoaktifliği ve nükleer patlamaları içermeyen ve çevrede bulunan bir kaynaktan istemeyerek (kasıtlı olmayan bir
şekilde) yayılan elektromanyetik dalgalardan oluşan bilgi” olarak tanımlanır ve “Işinim İstihbaratı” olarak sınıflandırılır. İşaret İstihbaratı, Amerika ve dost ülkeler yönetiminin diğer elektronik mücadele programları gibi, bu teknolojiyi de, gizli olarak yürütmekte ve muhafaza etmektedir. İstihbarat Teşkilatı, bu teknoloji ile ilgili mevcut bilgileri denetlemekte ve bilimsel araştirmalari halktan gizlemektedir. Aynı zamanda bu teknolojiyi
gizli tutmak için uluslar arası istihbarat anlaşmalari da vardir.

İstihbarat teşkilatı bilgisayarında üretilen beyin planlaması, beyindeki elektriksel faaliyetleri sürekli olarak denetlemektedir. Ulusal Güvenlik gayesiyle istihbarat teşkilatı, binlerce insanın ferdî beyin haritalarını kaydetmekte ve şifrelemektedir. Elektro
manyetik alanla “Beynin Uyarılması”, beyin-bilgisayar bağlantısını sağlamak için, meselâ, askerî savaş uçaginda ordu tarafindan gizlice kullanılmaktadır.

Elektronik gözetim amacıyla, beynin konuşma merkezindeki elektrik faaliyetleri, kurbanın sözlü düşüncelerine çevrilebilir. Kulağı devre dışı bırakarak, ses haberleşmesinin dogrudan beyne gitmesini saglayarak, Uzaktan Nöral Denetim, şifrelenmiş işaretleri, beynin
işitme korteksine gönderebilir. İstihbarat ajanları bunu, paranoid şizofreninin karakteristiği olan işitsel halisünasyoları taklid ederek, kurbanların gizli olarak takatini kesmek için
kullanabilirler.

Kurbanla herhangi bir temas olmaksızın, Uzaktan Nöral Denetim, bir kurbanın beynindeki görsel korteksteki elektirik faaliyetlerini planlayabilir ve kurbanın beynindeki tasvirleri (görüntüleri) bir videonun monitöründe gösterebilir. İstihbarat ajanları kurbanın
gözlerinin gördüğü her şeyi görürler. Görsel hafıza da görülebilir. Uzaktan Nöral Denetim gözleri ve optik sinirleri atlayarak (devre dışı bırakarak), doğrudan görsel kortekse görüntü gönderebilir. İstihbarat ajanları, beynin programlama gayesi için, gözetim altındaki kişi REM uykusunda iken, onun beynine gizlice görüntü yerleştirmek için bunu kullanabilirler.

Birleşik Devletlerde, 1940"lı yıllardan beri, İşaret İstihbaratı ağı vardır. NSA"nın Ft. Meade"de kişileri izlemek ve bunların beyinlerindeki işitsel-görsel bilgileri -tecavüzkar olmayan bir biçimde- denetlemek için kullanılan iki yönlü geniş bir, Uzaktan Nöral Denetim sistemi vardır. Bu işlerin tümü, kişiyle fizikî bir temas olmadan yapilir. Uzaktan Nöral Denetim metodu, gözetim ve yurt içi istihbarat için esas metodtur. Konuşma, üç boyutlu ses ve şuuralti ses, kişinin beyninin işitme korteksine (kulaklari by pass edilerek) gönderilebilir ve görntüler görsel korteksin içine gönderilebilir. Uzaktan Nöral Denetim, kişinin algılarını, ruh durumunu ve motor kontrolünü degiştirebilir.

Konuşma korteksi / işitsel korteks baglantısı, istihbarat toplumu için esas haberleşme sistemi oldu. Uzaktan Nöral Denetim, görsel- işitsel beyin ile beyin arasında veya beyin ile bilgisayar arasında tam bir bağlantıya izin verir

NSA-SIGINT (Ulusal Güvenlik Teşkilatı İşaret İstihbaratı) insan beyninden yayılan 5 miliwottluk ve 30-50 Hz"lik uyandırılmış potansiyellerin şifrelerini digital olarak çözerek, insan beynindeki bilgileri uzaktan ve (tecavüzkar olmayacak bir biçimde) denetlemek için hususi yeteneklere sahibtir.

Beyindeki nöral hareketlilik değişen bir manyetik akıya sahib olan değişen bir elektirik özellik yaratır. Bu manyetik akı 30-50 Hz"lik ve 5 milimetrelik sürekli bir elektromanyetik dalga çıkarır. Beyinden gelen elektromanyetik emisyonda ihtiva edilen şeyler “uyandırılan potansiyeller” olarak adlandırılan (enserler ve desenlerdir.). Her düşünce, reaksiyon, motor kumandası, işitsel olaylar ve görsel görüntü için beyindeki bir “uyandırılmış potansiyel” veya “uyandırılmış potansiyeller kümesi” karşiligi vardir. Beyinden yapilan EMF emisyonunun şifreleri, beyninde geçerli fikirler, düşünceler, görüntüler ve sesler haline gelmesi için, çözülür.

NSA SIGINT, bilgileri (sinir sistemi mesajları gibi) istihbarat ajanlarına aktarmak ve gizli operasyon yapılacak kişilerin beyinlerine (onlar tarafından farkedilemeyecek bir şekilde) aktarmak için, bir haberleşme sistemi olarak EMF ile aktarılan Beyin Uyarılması"nı kullanmaktadır.

EMF ile Beynin Uyarılması, sonuçta beynin nöral devrelerinde ses ve görsel olayların oluşması için beyindeki uyarılacak potansiyelleri, kobayları tetiklemek için şifrelenmiş ve pulslanmış karmaşık elektromanyetik işaretler göndererek çalışır. EMF ile Beyin Uyarılması kişinin beyin hallerini değiştirebilir ve motor kontrolünü etkileyebilir.

İki yönlü elektronik Beyin Bağlantısı, sesi (kulakları by pass ederek) işitsel kortekse aktarırken ve donuk (belirsiz) görüntüleri, (optik sinirleri ve gözleri by pass ederek), görsel kortekse aktarırken, nöral görsel-işitsel bilgileri uzaktan kumanda ederek,
yapılır. Görüntüler beyinde sabit olmayan iki boyutlu ekrandaki gibi zuhur eder.

İki yönlü elektronik Beyin bağlantısı gelişmiş tüm istihbarat servisleri personeli için esas haberleşme sistemi haline gelmiştir. (Bu servislere ülkemiz serevislerini de ekleyebiliriz) Uzaktan Nöral Denetim (RNM, insan beynindeki bioelektirik bilginin uzaktan denetimi) esas gözetim sistemi hâlini almıştır. Bu Batılı Devletler İstihbarat Topluluğu"nda sınırlı sayıdaki ajan tarafından kullanılmaktadır.


***


En masum kişi, azılı bir teröriste dönüştürülebilir. Zihin kontrolü nedir?

Boğaziçi Üniversitesi Elektromanyetik Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Selim Şeker: "İnsan beynindeki noktalar arasında öyle yerler var ki, bunların uyarılması durumunda kişi, adam bile öldürebilir. Yine aynı yöntemle kişiye uzak bir mesafeden kalp krizi geçirtilebilir."

ABD ve Rusya'nın, 1950'den bu yana üzerinde çalıştığı, insanları istendiği gibi yönlendirmeye yarayan beyin kontrol silahının, 1970'li yıllarda Türkiye üzerinde kullandığı iddia edildi.

Bu iddiaya göre, 5.000 insanımızı kaybettiğimiz, insanın ideolojisi uğruna annesini, kardeşini veya en yakınını öldürmekten çekinmediği sağ-sol çatışmasının arkasında, beyin kontrol silahı olduğu ileri sürülüyor.

Çip veya beyne sokulmuş elektrotlara ihtiyaç duyulmadan insan beyninin kontrol altına alınması anlamına gelen beyin kontrol silahı, uzmanlara göre, verilen telkinlerle İstenildiğinde insanı terörist haline sokabiliyor. İnsana, ruhsal ve bedensel acı yaşatabilen bu sistemin, 1980 öncesi Türkiye üzerinde kullanıldığı iddiası ise dehşet verici...

Ciddiye alınması gereken bu kuramı ileri süren isim ise, bu alanda uzmanlaşmış Emekli Kurmay.Albay Baha Kadıoğlu... Kadıoğlu, Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde yayımlanan bir makalesinde, konuyla ilgili olarak şu ifadeleri kullanıyor: "Türkiye, 1970'li yıllar içinde beyin kontrol yöntemlerinin harp şeklinde uygulandığı ve bunun korkunç kâbusunun yaşandığı bir ülke olmuştur."

Bu görünmez harbin gelecek yıllarda da devam edeceğine dikkat çeken Kadıoğlu, "Bu harbin yalnızca fizikî tedbirlerle önlenmesi mümkün görülmemektedir. Alınacak tedbirleri öğrenmek için en kısa zamanda parapsikolojik çalışmalara girmek mecburiyetindeyiz." uyarısında bulunuyor. Aksi halde, bu tür müdahalelere maruz kalınabileceğini söylüyor.
CIA ve MOSSAD, Beyin Kontrolüne Büyük Önem Veriyor
Memory Center Neropsikiyatri Merkezi öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Nevzat Tarhan da istihbarat örgütlerinin - özellikle CIA ve MOSSAD'ın - bu konuya büyük önem vermekte olduğunu söylüyor:

"Bu konularda CIA, NSA, Alman İstihbaratı, MOSSAD, KGB çok detaylı çalışmalar yapmışlardır. Hangi noktada oldukları belirsizdir. Fakat Zihin Kontrolü psikolojik savaş için de kullanılmaktadır"

Rusya sistemine uygun insan yetiştirmek için beyin kontrol silahına önem verdi. CIA eski başkanlarından Richard Helms, Watergate soruşturmalarında Warren Komisyonu'na verdiği bilgilerde şöyle demiştir:

"Yapılan araştırma göstermiştir ki SSCB, kendi sisteminin isteklerine uygun politik görüşe bağlı olacak şekilde, halkının davranışlarını düzenleyebileceği bir kontrol teknolojisi geliştirmeye çalışmaktadır. Bundan böyle aynı teknolojiyi daha karışık bir yaklaşımla, bilgiler kodlanarak insan hedeflerine yöneltilebilecektir. Bu, insan zihinleri harbi olacaktır."


Elektromanyetik Dalgayla Kalp Krizi Geçirtilebilir
Bilim adamlarına göre, insanların zihinleri kontrol altına alınabilir. Boğaziçi Üniversitesi Elektromanyetik Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Selim Şeker, İnsan beyni, elektronik bir cihaza benziyor. Şeker, "İnsan beynindeki noktalar arasında öyle yerler var ki, bunların uyarılması durumunda kişinin adam bile öldürmesi mümkün." diyor.

Yine aynı, elektromanyetik dalga yöntemi ile kişiye uzak bir mesafeden kalp krizi geçirilebileceğini ileri süren Şeker, şöyle devam ediyor: "Bu durum, devlet başkanları için bile geçerli. Ülkelerin, yeni teknolojiden haberdar olmaları ve konu ile ilgili araştırma yapmaları gerekiyor. Türkiye, bu konuda çok geride kalmıştır. Bizler, bilim araştırmalarına bütçe ayıramıyoruz. Zaten bu alanda yapılan araştırmalar, oldukça pahalı. Biz daha bir profesöre bilgisayar dahi tahsis edemiyoruz. "Zihin Kontrol" teknolojisi, dünya için oldukça önemli ve yeniçağın silahı. Bu konuda Türkiye de gerekli önlemi bir an önce almalı"
Başbakanlara Bile Suikast Düzenlenebilir
Prof. Dr. Şeker, parapsikoloji olaylarının gerçek olduğunu ve insan beyninin çözülemeyen yapısı ile ilgili olduğunu belirterek, ABD'nin bu alanda yüklü miktarda paralar ayırdığına değiniyor.

"Özellikle NATO görevi yapan subaylara veya yurtdışındaki istihbaratçı personele, ya da bazı kilit noktalardaki bürokratlara özel bir eğitim ve operasyondan geçirdikten sonra istediklerini yapabilirler" diyen Selim Şeker, şu dikkat çekici ifadeleri kullanıyor: "Başbakanlara bile operasyon yapabilecek durumdalar ve Türkiye bu konuları bilmiyor, kendini savunamıyor. Sonuçta Türkiye mutlaka bu operasyonlara maruz kalmaktadır. İntihar bombacılarının veya PKK militanlarının ilaçlanmış olma olasılıkları çok güçlü. Pek çok İnançlı militanı El-Kaide militanı gibi servis etmek tabii ki mümkündür. Fakat sorun, CIA ve yabancı istihbarat örgütlerinin hangi noktada olduklarının bilinmemesinden kaynaklanıyor"
Zihin kontrolünün ispatı niteliğinde çok daha fazla yayın için buraya tıklayınız!