Top Social

Image Slider

Depresyondayım. Antidepresan kullansam iyi olur muyum?

mutluhan izmir, psikiyatrinin karanlık yüzü, antidepresan, antidepresan tuzağı, depresyon, ilaç endüstrisi, uydurma hastalıklar, kaygı bozukluğu, klinik psikoloji, psikolojik danışmanlık, psikiyatri,



İlaç endüstrisinin sihirli cümlesi: "Beyninizdeki bir kimyasal bozukluk nedeni ile hayata uyum sağlayamıyorsunuz. Ama üzülmeyin. Artık bu sorunu giderecek bir hapımız var."

Depresyonda olduğunuzu düşünüyorsanız, bunları bilmelisiniz.

Aşırı karmaşık ve tam olarak anlayamamış olduğumuz bir yapıda ortaya çıkan hastalıkları çok basitleştirilmiş bir modele indirgeyip, nedenlerini o model üzerinden anladığımızı varsayarak tedaviler geliştirmek bizi derin yanılgıların içine sürükleyebilir. Özellikle de bu tedaviler oldukça tehlikeli ve insan yaşamını altüst edebilecek birtakım yan etkiler gösterme potansiyelleri taşıyorlarsa... Bu durumda insanlara, tedavi etmek amacıyla verdiğimiz ilaçlar yoluyla, hastalığın verebileceği zarardan çok daha fazla zarar verebiliriz! Bugün depresyon hastalığının tanımının yapılmasında bir sorun olduğu tartışılmaktadır.

Evet, ilaçların tedavi edebileceği depresyon tabloları kesinlikle vardır. Ancak her depresif belirti gösteren kişiyi, aynı hastalığa yakalanmış olarak varsaymak yanıltıcı olabilir. Çünkü depresif belirtiler gösteren kişilerin önemli bir kısmının, antidepresanların yan etkileri nedeniyle daha da kötüye gidebilecekleri ve tedavi edelim derken daha ağır depresyon tablolarını tetikleme olasılığımız olduğu söylenmektedir.(101) Bugün kullandığımız tanılandırma sistemi, antidepresan ilaçlardan yararlanabilecek hastalarla, bu ilaçların etkilerinden dolayı daha da kötüye gidebilecek olan hastaları birbirlerinden ayırmamaktadır. Ghaemi'nin belirttiği gibi, günümüzdeki tanılandırma sisteminde, depresyonun yanında, kaygı, mizaç bozuklukları ve duygudurum bozuklukları gibi birçok hastalığı, depresyon adıyla tek bir grup altında toplamaktayız. Bunun önemi, aslında antidepresan tedaviden yarar görmeyecek, hatta zarar görebilecek olan hastaları da antidepresan ilaç tedavisine maruz bırakma riskini artırmasında yatmaktadır.(101)

Psikiyatri, bugün insanların her sıkıntısına ilaçla çare bulma sevdasına düşmüştür. Üretemeyen, kendine yabancılaşmış, yalnızlaşmış, eylemsizleşmiş insanları, manzara seyredip, uzaklara dalıp mutlu hisseden birer tüketim makinesi halinde yaşatma hedefi, sağlıklı bir ruh haline ulaşma hedefi olarak tanımlanmaktadır. İnsanlar bu edilgen yaşamın hiçbir sıkıntı hissetmeyen aktörleri konumuna indirgenmek istenmektedir. Ancak bu yaşam biçimi insanın doğasına ters düştüğü için, sürekli olarak insanlara ilaçla müdahale etmek gerekliliği doğmuştur. Doğalarına zıt bir yaşama sürüklenmekten dolayı mutsuz hisseden insanlara ilaç tedavisi biçme etkinliği ise modern psikiyatriyi, otomatik biçimde hareket eden, beyinsiz bir deve dönüştürme riski içermektedir.

Depresyon modellemeleri, biyolojik sorunlar nedeniyle (hangi koşullar altında yaşıyor olursa olsun) depresyon hastalığına yakalanacak olan hastalarla, yaşam koşullarının getirdiği edilgenliğin ve yabancılaşmanın yaratacağı depresif belirtileri sergileyen insanları birbirinden ayırmalıdır. İkinci grup, birinci gruptan çok daha geniş olduğu için, günümüzdeki depresyon modellemesine göre (beyinde serotonin eksikliğinin depresyona neden olduğu savına dayanarak), aslında beyninde hiçbir biyolojik sorun olmayan geniş kitlelere serotonin 
yükseltici olduğu iddia edilen ilaçlar önerilmektedir. Bu durum, sadece ilaç üreten şirketlerin cirolarını artırmaya yaramaktadır, ilaçları kullanan insanların büyük kesimi için ise dişe dokunur bir yarardan söz etmek neredeyse olanaksızdır.

Günümüzde neredeyse hepimizin yaşamının bir parçası haline gelen depresyon ile kaygı bozukluğu grubu hastalıkların (obsesif-kompulsif bozukluk, panik bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluğu) teşhisleri ve bu teşhislere yönelik kullanılan antidepresan ilaçlar, aslında üzerinde dikkatle durulması gereken bazı sorunları da beraberlerinde getirmişlerdir. İnsanlık, bu dünyadaki uzun süreli varoluşunun son 50 yılı boyunca, şimdiye dek görülmemiş ölçüde yoğun biçimde ruhsal sorunlar yaşayan ve buna yönelik tedaviler talep eden bir konuma gelmiştir. İnsanların modern bir yaşama geçmesiyle ortaya çıkan yeni yaşam biçimlerinin getirdiği psikolojik yansımalar modern tıp tarafından yeterince irdelenmeden hemen bir hastalık olarak kabul edilmiş ve bu sorunları çözmeye yönelik özel bir etki gösterdiği öne sürülen birtakım ilaçlar yoğun olarak kullanıma sunulmuştur. Psikiyatri, klinik psikoloji ve psikolojik danışmanlık olarak adlandırılan meslek grupları ise çok derinlemesine sorgulamadan, bu hastalıkların teşhisindeki şişmenin ve bunlara yönelik uygulanan tedavilerin doğrudan ya da dolaylı olarak destekçisi konumuna gelmişlerdir.

Daha doğrusu, ilaçlar bu mesleklerin, bu meslekler de ilaçların varlık nedeni haline gelmişlerdir. Yüz binlerce yıldır, bugüne kıyasla çok daha zor koşullarda yaşamını sürdürerek bugüne ulaşmış olan insanlar, fiziksel yaşam koşulları önceki dönemlere göre çok daha rahatlamış görünse de, günümüzde neredeyse antidepresan ilaçlar olmadan yaşamlarını sürdüremeyecek bir duruma gelmişlerdir. Bu açıdan insanlığın bir ilerleme kaydettiği ileri sürülebilir mi? Fiziksel olarak daha rahat koşullara sahip olmak ama ruhsal sağlığı çok bozulmuş ve ilaçların yardımı olmadan yaşayamayacak duruma gelmek bir ilerleme midir? İnsanlar bugün önceki dönemlere kıyasla çok daha fazla tüketebiliyorlar ve tükettikleri maddelere ulaşmak için çok da fazla çaba sarf etmeleri gerekmiyor. Artık günümüzde ısınma, barınma, giyinme, beslenme gibi temel gereksinimleri karşılamak için sabahın köründe kalkıp gece geç vakitlere dek doğayla uğraşmak, üretmek zorunda değiliz. Süt içebilmek için koyunla, inekle uğraşmak zorunda değiliz, gömlek giyinebilmek için pamuk yetiştirmemiz gerekmiyor, gıdalarımız tarlada güneşin altında aylarca uğraşmamız gerekmeden ayağımıza dek geliyor. Isınabilmek için günlerce odun kesip, evimize taşıyıp onu yakmamız gerekmiyor, suyumuz kovalarla taşımamıza gerek kalmadan musluktan akıyor.

Bu gibi gereksinimlerin hazır olduğu bir yaşam tarzının bize sunulmuş olması hepimize doğal geliyor, hatta bu koşulları daha da iyileştirme peşindeyiz. Aslında şöyle bir baktığınızda günümüzün şehirli insanının yüzlerce yıl öncesinin saray ahalisinden çok daha geniş olanaklar içinde olduğu görülür. Artık o kadar boş vaktimiz var ki, yüzlerce televizyon kanalı, filmler, diziler ve internetin sunduğu olanaklar bile bu boşluğu tam olarak doldurmaya yetmiyor. Peki, artan bu fiziksel rahatlığa ve tek sorunun giderek boş vakitleri doldurabilmeye dönüştüğü bu yaşam biçimi insanları neden mutlu etmiyor ve ruhsal sorunlar ve bunlara yönelik sunulan ilaçların kullanımı katlanarak artıyor?


Günümüzde insanlığın ulaştığı bu farklı ve rahat yaşam biçiminin getirdiği ruhsal sorunların nedenini, modern tıp, beyindeki kimyasal dengesizliklere bağlı olduğunu öne sürdüğü depresyon ve kaygı bozuklukları adları altındaki hastalıklara bağlamaktadır. Bu hastalıklara sahip olduğu deri sürülen insan kitleleri, 50-60 yıl öncesine kıyasla bugün her ülkede 6 ila 10 kat arasında artış göstermiştir ve giderek genişleyen bu kitlelere beyinde olduğu ileri sürülen kimyasal dengesizliği düzeltmeye yönelik ilaç tedavileri sunulmaktadır. Bu ilaçlara başlandıktan sonra genellikle ilaçlar kısa bir sürede bırakılamamaktadır. Antidepresan ilaçlar yıllarca kullandırılmakta, sıklıkla insanlar bu ilaçları ömür boyu kullanma eğilimi göstermektedirler. Bu hastalıkların nedeni olduğu deri sürülen beyindeki biyokimyasal dengesizliklerin bir somut neden gibi önlerine konulmasından tatmin olan hekimler de zaten altta yatan bir kimyasal bozukluk olduğuna inandıkları için, uzun süreli ilaç kullanımına destek vermektedirler. Ancak unutulan bir şey var ki, şu anda beyinlerinde kimyasal 
bir bozukluk olduğunu öne sürerek ilaç tedavisi altına aldığımız bu geniş insan kitleleri, 50-60 yıl öncesine dek çok daha zor olan yaşam koşulları ile baş ederek, herhangi bir ilacın desteğine gereksinim duymadan yaşamlarını sağlıklı biçimde sürdürebiliyorlardı. Şimdilerde ülkemizde neredeyse her üç insandan birinin kullanır hale geldiği bu ilaçlar olmadan ve yaşamımızda sahip olduğumuz rahatlıklar yokken ruhsal olarak daha sağlıklı olabilmemizin sırrı neydi?

Beyinde varsayılan kimyasal bozukluk, son 50-60 yılın sorunu olarak, sonradan mı ortaya çıkmıştır? Böyle bir gelişme olduysa, yani 60 yıl öncesine dek beyin kimyası düzgün olan insanların beyin kimyaları bozuldu ise bunun sebebi nedir? Yoksa modern psikiyatri, beyninde böyle bir kimyasal sorun olan dar bir hastalık grubundaki bulguları, modern yaşam biçiminin insanlara kazandırdığı güçsüzlük, yabancılaşma, yalnızlık, bağımlılık gibi sorunların etkisi de ruhsal sorun yaşayan geniş kitlelere yamamak peşinde midir?

Bu kolaycı ve bazı kesimler için de kazançlı bir yoldur. İnsanlığı, yüz binlerce yıldır içinde biçimlenmiş olduğu yaşam koşullarından uzaklaştıran yeni yaşam tarzının etkilerini sorgulamak ve ruhsal hastalıkları buna bağlayarak açıklamaya çalışmak uzun, meşakkatli ve tüketime dayalı günümüz toplumunun yapısında sermayenin işine gelmeyecek bir yoldur. Bunun yerine insanları, "beyninizdeki bir kimyasal sorun nedeniyle yeni yaşam biçimine uyum gösteremiyorsunuz" diye ikna etmek ve "bu sorunu giderecek ufak bir hapımız var" diyerek onları çözüm sunulduğuna inandırmaya çalışmak daha kolay gibi görünmektedir. Cadının pamuk prensese sunduğu zehirli elmayı yiyecek miyiz? Günümüzde asıl sorun beynimizdeki kimyasal sorun değil de, başka nedenler olabilir. Örneğin rahatımıza olan düşkünlüğümüz, paylaşmaya yanaşmayan ve bizi yalnızlaştıran bencil yapımız, üretim yapan becerikli insan olmaktan uzaklaşarak tüketen bir asalağa dönüşmemiz, bu asalak ve zayıf yapımızı sevmekte güçlük çekmemiz, bu nedenle kendimizle kavgalı olmamız ve kendimize yabancılaşmış olmamız ise, çoktan zehirli elmayı ısırmışız demektir. Hal böyle ise, bu duruma tahammül etmemizi kolaylaştıracak ilaçlar bizim yaşam boyu arkadaşımız olacak ve onlar olmadan yaşayamayacağız demektir.

Duruma bu açıdan baktığımızda, modern bilimin ve modern tıbbın, psikiyatrinin ve klinik psikolojinin, insanları tüketime dayalı olarak kurulmuş bir dünya düzenine uyum sağlamaya yönelik olarak biçimlendirmeye çalıştıkları söylenebilir. Unutmamak gerekir ki her canlının içinde geliştiği ve biçimlendiği doğal bir çevre vardır ve ancak bu doğal koşullara uygun olarak yaşadığında fiziksel ve ruhsal dengesini koruyabilir. Henüz hiçbir canlı, içinde geliştiği doğal çevreye göre biçimlenmenin getirdiği bu bağlayıcı koşulları aşma olanağına sahip değildir. Tüm canlılar, bu koşullardan uzaklaştıklarında yaşamsal boyutlara varabilecek sorunlar yaşamaktadırlar. Bu gerçeği bildiğimiz halde yaşamımıza ne gibi sorunlar getireceğini iyice irdelemeden birtakım yeniliklerin peşinden gözü kapalı biçimde koşmaktayız. İnsanın diğer canlılardan en önemli farkı, içinde yaşadığı doğal çevreyi değiştirebilmesidir. Ancak bu değişime, insanların yeni koşullara uyum göstermesini sağlayacak düzeneklerle donatılması için gerekli olan değişim eşlik etmemektedir. Uyumu sağlayacak süreçler ise yüz binlerce yılda sonuç vermektedir. Eğer insan tükettiği her şey için mücadele etmesini ve çaba göstermesini gerektirecek doğal bir ortamda biçimlenmiş ise, şu anda içinde yaşadığı yaşam biçimi onun doğal yapısına terstir. Ve bu durumda yapısı da içinde bulunduğu çevrenin getirdiği uyumsuzluğa bağlı sorunlar yaşaması beklenen bir durum olacaktır. Bu nedenlerle, günümüzde yaygın olarak karşılaşılan depresif belirtilerin nedeninin, insan beyninin değişen koşullara uyum sağlayamaması olduğu ileri sürülebilir. Ancak bu sav, uyum sağlama düzeneklerini hızlandırma umudu doğurmamalıdır. Bu yöndeki bir umut, değişim-uyum süreçlerinin ne derece uzun sürelerde gerçekleştiği gerçeğini göz ardı etmekle olanaklı hale gelebilir. İnsan kendi biyolojik varlığının gerçeklerini aşarak yaşayabilme olanağından uzaktır. Değişim-uyum sürecinin hızlanmasını ummak ve insanların uyum gösterememelerini bir hastalık olarak değerlendirmek, insandan değil, yarı tanrı haline gelmiş bir varlıktan söz etmek anlamına gelecektir. Yani insanın temel gerçeklerini göz ardı ederek onun sorunlarına çare bulamayız.


Bir yarı-tanrının yeteneklerine bizi ulaştıramadığı için suçu beynimize atmak kolaycı bir yaklaşımdır. Bu suçlama, isyan eden beynimizi susturmaya yönelik ilaç tedavilerinin yolunu açmak anlamına gelecektir. Bu nedenle, modern tıbbın ileri sürdüğü birtakım savların sorgulanması gerekmektedir.Örneğin depresyon ve obsesif-kompulsif hastalıkların nedeni gerçekten beyin kimyasındaki bir bozukluk olabilir ancak bu neden, şu anda bu hastalıklara benzer belirtiler gösteren geniş kitlelerin rahatsızlıklarının gerçek nedeni olmayabilir. Benzer belirtiler her zaman aynı nedenden kaynaklanmayabilir.

Ancak eğer ufak bir hasta grubunu hasta eden etkeni, geniş insan topluluklarının içinde yaşadıkları koşullardaki değişimlere ayak uyduramamalarının doğurduğu sıkıntıların da etkeni haline getiriyorsak, bu doğru bir yaklaşım değildir. özellikle de bu gerekçe, insanların yaşadıkları sorunları çözmekten uzak olan ve sorunlarına sorun katabilecek birtakım ilaç tedavilerinin de yolunu açıyorsa daha da dikkatli olmak gerekecektir. Sözü edilen hastalıkların tedavisi için önerilen ilaç tedavilerinin, insanları çok hızlanan ve anlamlandırmaya zorlandıkları bir yaşam biçimine düşünmeden uyum göstermelerini sağlamak, kendilerine yabancılaştıran bir tüketim etkinliğine sorunsuz katlamalarını, bu
eylemi düşünmeden ve hızlı biçimde icra edebilmelerini sağlamak gibi bir etkisinin olup olmadığını da dikkatle sorgulamakta yarar vardır.

Bugün içinde bulunduğumuz durum, depresyon ve kaygı bozukluğu teşhislerinin çok geniş toplum kesimlerini kapsayacak derecede, belki de hiçbir dayanağı olmadan genişletilmiş olması ve buna eşlik eden ilaç kullanımındaki patlamadır. Bu iki olgunun birbirlerini teşvik eder tarzda bir etki yapmakta oldukları ile ilgili yaygın bir kanı vardır. Bu durumda antidepresan ilaçların, depresyonun varlık gerekçesi haline gelip gelmediklerini sormanın sırası gelmiştir denebilir. Bugün, depresyon ve kaygı bozukluğu gibi tanı kategorilerinde, gerçekte beyninde herhangi bir kimyasal sorun olmayan insanları da içine katacak derecede genişletilmiş olmalarından dolayı sorun vardır. Bu genişleme, beyninde kimyasal bozukluk olmayan kişileri gereksiz bir ilaç tedavisine maruz kalmaya itmekte ve bu ilaçların yan etkilerine de onları maruz bırakmaktadır. Beyinde kimyasal bir bozukluk olmasa bile uzun süreli antidepresan kullanımı, kişilikte çok sinsi gelişen birtakım değişikliklere yol açarak, önceki sayfalarda belirtildiği gibi bazı sorunlara neden olma potansiyeli taşımaktadır.

Bu sorunlardan belki de en önemlisi, bir sonraki bölümde ele alacağımız gibi, kaygının ortadan kaldırılmasının yarattığı 'sinsi' kişilik değişikliğidir.

Dr. Mutluhan İzmir, Psikiyatrinin Karanlık Yüzü, Hayy Kitap, Sayfa: 83-88

Site editörünün notu: Konu hakkında daha fazla bilgiyi kaynak kitapta bulabilirsiniz. Lütfen ülkemizde bu sahada gayret eden doktorları, yazarları ve yayın evlerini desteklemek ve bu çığırın güçlenmesini temin etmek için kitaplarını satın alarak destek olun.

Dipçe:


(101) Ghaemi SN, Vöhringer PA, WhithamEA. Antidepressants from a public health perspective; reexamining effectiveness, suicide, and carcinogenicity. Acta Psychiatrica Scandinavica, 127: 2, 89-93,2013.

Artan cinnet ve saldırganlık olaylarında antidepresanların etkisi var mı?


Artan cinnet ve saldırganlık olaylarında antidepresanların etkisi var mı?


Depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar giderek çoğalmakta ve tedavi sağlayıcı etkilerinin de arttığı söylenmektedir. Her ne kadar yan etkilerinin giderek azaldığı iddia edilse de başka açılardan ortaya çıkartabilecekleri sorunlar nedeniyle, antidepresan ilaçların kullanımlarında dikkat edilmesi gereken şeyler vardır. 

SSRI (seçici serotonin geri alım engelleyicisi) grubu antidepresanlar, günlük yaşamı olumsuz etkileyen, uyuşukluk, görmede bulanıklık, ağız kuruluğu, baş dönmesi, iştah açma, hafızada zayıflama gibi olumsuz etkileri, ilk kullanılmaya başlanan trisiklik antidepresanlar ve MAO (monoaminooksidaz) inhibitörlerine kıyasla belirgin olarak daha az yapmaktadırlar. Bunun için, SSRI grubu antidepresan ilaçlar, çalışma hayatına bir an önce tam verimle geri dönmek ve depresyonun insanı günlük hayattan kopartan olumsuz etkilerinden kurtulmak isteyen depresif hastalar için çok büyük bir umut ışığı haline gelmişlerdir. Antidepresan ilaçların, gerçekten çok yararlı oldukları ve yerlerinin tartışmasız oldukları durumlar vardır. Ancak günümüzde sorun, bu ilaçların kullanımlarında, etkili ve yararlı oldukları alanın çok dışına taşma gibi bir sorun yaşanıyor olma olasılığının 'ciddi bir olasılık' haline gelmiş olmasıdır. Şimdi bu olasılığı artıran nedenleri birer birer gözden geçirebiliriz.

Bu grup antidepresan ilaçlar amin yapılı nörotransmitterlerden (beyin hücreleri arasında iletişimi sağlayan maddeler) olan serotoninin, presinaptik nöron (uyarımı yapan sinir hücresi) tarafından, sinaptik aralıktan (hücresel aralık) geri alınımı azaltarak serotoninin sinaptik aralıkta daha uzun bir süre kalmasına ve bu yolla daha etkili olmasına neden olurlar. Serotonin üzerindeki etkileri diğer amin yapılı nörotransmitterler olan dopamin ve noradrenaline oranla çok daha fazladır. Kolinerjik ve histaminik bağlanma bölgeleri üzerindeki etkileri de çok düşüktür. Depresyon modeline göre sinapslarda uyarım aşırımının verimliliği kaybolmuştur. Bunun sonucunda da beyin uyarıcı, keyif verici, neşe, şevk yaratacak etkiyi gerçekleştirmekte zorlanır. Bu sorunu tedavi etmek amacıyla kullanılan SSRI grubu antidepresan ilaçlar yoluyla sinapsta uyarım aşırımının güçlendirildiği iddia edilmektedir. Bu ilaçların etkisi ile nörotransmitter metabolizması ve yıkımı yavaşlatılır. Böylece beyinde yeniden canlandırıcı bir etki doğrumak mümkün hale gelir.

SSRI'lann trisiklik antidepresanlara kıyasla yan etkiler açısından önemli avantajları vardır. Epilepsi eşiğini hemen hiç düşürmezler, antikolinerjik ve antihistaminik etkileri az olduğu için görme bulanıklığı, ağız kuruluğu, sedasyon gibi sorunlara çok az neden olurlar. Glokom ve prostat sorunu olan hastalarda daha rahatlıkla kullanılabilirler. Kardiyak yan etkileri açısından çok daha güvenilir durumdadırlar, ama kumadinin yarı ömrünü çok uzattıklarından
dolayı kanama zamanını uzatırlar ve kumadinize hastalarda kullanıldıklarında kumadin dozu ayarlanmazsa kendiliğinden kanamalara yol açarak ölümcül sonuçlara neden olabilirler. Erkek ve kadınlarda cinsel istekte azalma ve orgazm olmada zorluk ve erkeklerde boşalmada bozulma yapabilirler.

Bu ilaçları kullanırken dikkat edilmesi gereken en önemli şey, SSRI'ların güçlü etkileri ve kullanımlarındaki kolaylık nedeniyle kolay reçete edilmeleri sonucunda yaygınlaşan kullanımlarının, bu ilaçlardan zarar görme olasılığı yüksek olan bazı hastalık gruplarında olumsuz etki ortaya çıkartma riskini artırıyor olmalarıdır. Kimi araştırmacıların (97) toplumun yüzde 10'u gibi yüksek bir oranını etkilediğini ve majör depresyon tablolarının da yüzde 50'sinin zemininde bulunduğunu iddia ettikleri bipolar bozukluğu olan hastalarda, bu ilaçların kullanımlarında yaşanabilecek sorunlar dikkate alınarak tedavi seçenekleri değerlendirilmelidir.

Depresyon tanısının bugünkü biçimiyle uygulanmasının getirdiği önemli bir sorun, saf depresyon olmayıp bipolar bir zemine sahip olan kişilerin yaşadıkları sıkıntıların depresyon tanısı içinde değerlendirilmesinin önünü açmasıdır. Bunun sakıncası, uygulanacak antidepresan ilaç tedavilerinin bu gruptaki bireyleri çok daha olumsuz etkileyebilmesi, onları hipomani ve mani dediğimiz tablolara sokabilmesidir. Bu gruptaki bireyler, antidepresan ilaç etkisi ile hipomani ya da mani tablosu geliştirdiklerinde yaşamları çok olumsuz etkilenebilmekte, para, zaman ve iş kaybı yaşama olasılıkları artmakta, intihara daha eğilimli hale gelebilmekte ve evlilikleri de dâhil birçok ilişkilerinde olumsuzluklar yaşayabilmektedirler. Bu nedenlerle günümüzdeki depresyon tanısı yeniden ele alınmalı, depresyon için önerilecek olan ilaçların olumsuz etkileyebileceği hasta gruplarını dışlamalı ve eğer ilaç tedavisi uzun bir süre devam ettirilecekse yakından izlenmeli, ilaçlar olabildiğince kısa süreli kullanılmalıdır. SSRI'lar dâhil olmak üzere tüm antidepresanların intihar girişimi sıklığının en yüksek olduğu tablo olan mikst bipolar tabloyu tetikledikleri(98), bipolar bozukluğu olan hastalarda da hipomani ve maniyi tetikleyerek intihar girişimlerini artırma, kontrolsüz cinsel faaliyet, aşırı para harcama, aşırı alışveriş yapma ve eğlenceye dalma, saldırganlık, aşırı öfke yaşama gibi dürtü kontrolünde bozulma durumlarına yol açmaları ciddi sorunlar oluşturmaktadır. Son zamanlarda artan cinnet ve saldırganlık olaylarındaki artışa da bu ilaçların kontrolsüz kullanımının katkısının olabileceği ihtimali düşündürücüdür! Bu nedenlerle SSRI tedavisine başlanacak hastaların psikiyatrik açıdan iyi değerlendirilmesi ve yakından takip edilmesinin önemi büyüktür.

Bu ilaçlar, başlangıçta yan etkilerinin oldukça az hissedilir düzeyde olması ve kullanan insanlarda günlük yaşamı daha katlandır bulmak gibi bir etki göstermelerinden dolayı, hızla ve yaygın biçimde kullanılır hale gelmişlerdir.

Bu ilaçların günlük yaşamın stresini bile ortadan kaldırdıkları iddiası, aslında hastalık düzeyinde olmayan kişileri dahi bu ilaçları kullanmaya sevk etmektedir. İnsanlar hekime başvurmaya bile gerek görmeden, 'daha iyi hissetmek' gibi bir amaçla çevrelerindeki (daha önce bu ilaçlan kullanmış olan) kişilerin tavsiyesiyle, bu ilaçları kullanmaya başlamaktadırlar.

İnsanların bu ilaçları kolay kullanmaya başlamasındaki en önemli etkenlerden biri, SSRI grubu antidepresanlar ile ilgili olarak tıp camiasında ve kamuoyunda, önemli bir yan etki göstermeyen ve herkesin rahatlıkla kullanabileceği 'masum' ilaçlar oldukları yönünde oluşturulmuş olan imajdır.

Psikiyatristler ya da diğer dalların uzmanları olan hekimler 'masum' bir ilaç yazdıklarından o kadar emindirler ki, bir hastanın bu tür bir ilaca başlaması için kısa sürede karar verebilmektedirler. Bu algı biçimi, başta SSRI grubu antidepresanlar olmak üzere tüm antidepresanların kullanım miktarını baş döndürücü bir hızda artırmıştır. Türkiye'de antidepresan ilaçların kullanımı 2003 yılında 14.238 milyon kutuyken, 2008 yılında 31.302 milyon kutu ile yüzde 120 oranında artmıştır. Son dokuz yıldaki artış oranı, 2012 yılında tüketilen 36.881 milyon kutu ile yüzde 160 olmuştur. Antipsikotiklerde ise, tüketim son 5 yılda yüzde 68,6 oranında artış ile 7.201 milyon kutudan 12.158 milyon kutuya çıkmıştır(99)

Anksiyolitik ve psikostimülan ilaçları da katarsanız, 2012 yılında Türkiye'de tüketilen psikiyatrik ilaç sayısı yaklaşık olarak '55 milyon kutu' civarındadır. Bu rakamı, 5 yaşına kadar olan çocuklan ve yaşlıları dışarıda bırakarak kabaca yorumlarsak, 2012 yılında Türkiye'de kişi başına 1 kutu psikiyatrik ilaç tüketilmiştir denilebilir. 2012 yılında neredeyse herkesin psikiyatrik ilaç kullanmış olduğu anlamına gelen bu verilerin karşısında nasıl düşünmemiz gerekmektedir? 

Hiçbir sorunu gözden kaçırmayacak ve hemen teşhisini koyacak derecede cevval psikiyatristlerimiz mi var? O halde neden her birey bu ilaçlara başvuracak derecede sorunlu? Yoksa gerçekte bu ilaçlara gerek olmayan durumları biz hastalık sınıfına sokup ilaç mı öneriyoruz? Eğer durum böyleyse bundan ilaç firmaları dışında kimin kazancı olabilir? İnsanların bu ilaçları, hastalık düzeyinde bir yakınmaları olmadan kullanarak kendilerini daha 'rahat' hissetmelerini sağlamak, psikiyatri pratiğinin olması gereken bir hedefi midir? Ortada bir hastalık yoksa neden tıbbi bir tedavi, bir tıp dalı tarafından uygulanmaktadır? Ortada bir hastalık gerçekten varsa bir ülkede bu kadar çok insanın hasta olması doğal mıdır? Bir salgın hastalık karşısında, sadece bireyleri teker teker tedavi ederek bu salgınla başa çıkmaya çalışmak 'halk sağlığı' açısından kabul edilir bir durum değildir. Salgın hastalıklarda en başta gelen tedavi yaklaşımı, hastalık etkeninin ortadan kaldırılmasıdır. Hastalık etkeni olarak beyindeki birtakım olası biyolojik düzenek bozukluklarını göstermek, hedef saptırıcı ve amaçlı bir davranıştır. Bu nedenle depresyonu bireysel sorunların neden olduğu bir hastalık olarak görme alışkanlığından bir an önce kurtulmak ve 'toplum sağlığına' toplumsal bir gözle bakmak gerekmektedir. 

Dr. Mutluhan İzmir, Psikiyatrinin Karanlık Yüzü, Hayy Kitap, Sayfa: 78-82

Site editörünün notu: Konu hakkında daha fazla bilgiyi kaynak kitapta bulabilirsiniz. Lütfen ülkemizde bu sahada gayret eden doktorları, yazarları ve yayın evlerini desteklemek ve bu çığırın güçlenmesini temin etmek için kitaplarını satın alarak destek olun.

Dipçe:

(97) Akiskal HS. Searching for behavioural indicators of bipolar II in patients presenting with major depressive episodes. Journal of Affective Disorders, 2005:84(2-3);279-90.

(98) Ghaemi SN, Vohringer PA, WhithamEA. Antidepressants from a public health perspective: reexamining effectiveness, suicide, and carcinogenicity. Acta Psychiatrica Scandinavica, 127: 2, 89-93,2013.

(99) Üçer AR. Big-Pharma Dünyayı Denetliyor. Tıp Bu Değil, Editör İlknur Arslanoğlu, tthaki Yayınları, 1. Baskı, Haziran 2012, İstanbul.

(100) www.psikofarmakoloji.org

Antidepresan tesadüfen bulundu. Vereme ilaç aranıyordu, tesadüfen antidepresan bulundu.

Antidepresan tesadüfen bulundu. Vereme ilaç aranıyordu, tesadüfen antidepresan bulundu.




Genelde düşünüldüğünün aksine, bugün çok yaygın olarak hemen her ruhsal sıkıntımızda bir çare umuduyla kullandığımız antidepresan ilaçlar, yıllar süren yoğun bilimsel çalışmaların sonucunda değil, bir tesadüfün sonucunda bulunmuşlardır. Bu tesadüf, 1950'li yıllarda verem hastalığının tedavisi için geliştirilen yeni bir antibiyotik olan 'iproniyazid' adlı molekülün kullanıma sunulması sonucunda ortaya çıkmıştır.(1) O dönemlerde dünyada veremden ölüm oranı 100.000 kişide 188 olarak seyrediyordu ve verem hastalığının adı bile, insanları korkudan titreten bir etki yaratmaktaydı. Henüz yeterli etkinlikte bir ilaç geliştirilememiş olduğu için de verem hastalarının tedavileri çok uzun sürmekteydi.

Hastalar bu uzun tedavi sürecinde genellikle toplumsal yaşamdan yalıtılmış biçimde, veremlilere özel hastanelerde tedavi altına alınıyorlardı. Hem tedavinin uzun sürmesi nedeniyle normal yaşamlarından, mesleklerinden, ailelerinden ve çevrelerinden çok uzun süre uzak kalmaları, hem veremden ölüm oranının yüksek olması, hem de kaldırıldıkları hastanelerde her gün kendi hastalıklarından ölen kişilere şahit olmaları nedeniyle, o dönemde veremli hastalar arasında depresyon ve intihar oranları oldukça yüksekti. Bu nedenle, yeni bulunan iproniyazid adlı antibiyotiği kullanan hastaların diğerlerine göre daha neşeli ve keyifli hale gelmeleri, daha az intihar etmeleri hekimlerin gözlerinden kaçmamıştı.(1)

Bu rastlantısal somut kanıt, iproniyazid adlı verem ilacının depresyonu engelleyen bir etkisinin olduğunu hekimlere düşündürdü. Nitekim bu yönde yapılan araştırmaların sonucunda, iproniyazid adlı molekülün beyinde monoaminlerin (dopamin, adrenalin, serotonin) yıkımını sağlayan monoaminooksidaz (MAO) enzimini etkisiz hale getirdiği ve bunun sonucunda da monoaminlerin beyindeki etkinliğinde artışa neden olduğu ortaya çıktı. Bu rastlantısal bulgu üzerine dünyada ilk antidepresanlar olan MAO inhibitörleri üretilmiştir. (1)

Bu gelişmeleri hızla değerlendiren ilaç endüstrisi ve psikiyatri camiası, antidepresan ilaç kavramının 1960'larda alelacele benimsenmesini sağlamıştır. Antidepresan ilaç kavramı da, bazı ilaçların, depresyonu ortaya çıkarttığı varsayılan nedenleri düzeltici etki yaptığı inancını, herhangi bir kanıta dayanmadan kabullenmenin sonucunda ortaya çıkmıştı.(2) Bu kavram aynı zamanda o güne dek somut bir tedavi uygulayamadığı, hiçbir hastalığı tam olarak iyileştiremediği biçiminde damgalanmış olan psikiyatrinin, diğer tıp dalları arasındaki itibarını daha iyi bir noktaya getirmiştir. Bu yeni ilaç tedavileri, psikiyatriyi sığınma evleri ile sınırlı kalmaktan kurtararak toplumsal alana taşıyordu.

Psikiyatri, toplumdan yalıtılacak derecede umut kesilmiş ufak bir grupla sonuçsuz biçimde uğraşan anlamsız bir tıp dalı olmaktan çıkarak, toplumdaki herkesin yaşamının içine girerek, akla gelebilen her sıkıntının çözümünü sunar hale gelecekti. Antidepresan olarak adlandırılan ilaçların depresyon hastalığına yönelik özel bir etki yaptıkları biçimindeki bir inancın yerleştirilmesine, ilaç endüstrisinin katkısı da çok fazla olmuştur.(2) Bu durum, psikiyatri karşıtı hareketler için güç arayan psikiyatri camiası ile ilaç firmaları arasındaki karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı bir işbirliği olarak da görülebilir.

Bu rastlantısal keşif üzerine depresyonda monoamin eksikliği hipotezi öne sürülmüştür(3) Bu hipoteze göre bazı kişilerin beyinleri monoaminleri (serotonin, dopamin ve adrenalin) üretme ve salgılama açısından yetersizlik göstermekteydi ve bu yetersizliğin düzeltilmesi, depresyonu da düzeltiyordu. Bu tezin dayanak yapılması sonrasında, beyindeki hücresel aralıkta monoaminlerin düzeyini yükseltecek bir etki sağlayan moleküllerin keşfedilmesi aşamasına geçildi. Birçok laboratuarlarda çalışan araştırmacılar, daha önce keşfetmiş oldukları ve bu etkiyi gösterebilecek olduğunu düşündükleri molekülleri deneyip, aralarından bu etkiyi gösterenleri ayıklayarak yeni ilaçların piyasaya sunulmasını sağladılar. Bu çalışmalar sırasında, yine tesadüfen monoaminlerin geri alınmasını ve bu yolla sinapslarda düzeylerinin düşmesini engelleyen moleküller keşfedildi. Örneğin seçici serotonin geri alım engelleyicisi (SSRI) olan antidepresan ilaçlar bu biçimde bulunmuşlardır. Bu moleküller, monoamin düşüklüğü hipotezine dayanarak, uzun dönemlerde ve farklı yaş gruplarında kullanımlarının nasıl bir etki yaptığı yine ayrıntılı bir şekilde araştırılmadan, her sıkıntıya çare olacak ilaçlar olarak (örneğin mutluluk hapı gibi) yaygın kitlelerin kullanımına sunulmuştur. Bir madde, hastalık olarak adlandırılan tabloyu oluşturan etkeni tersine çeviriyorsa ilaç olarak adlandırılır. Ancak antidepresanların böyle bir etki yaptığını gösteren bilimsel veriler çok kısıtlıdır.(3) 

İnsanlar, özellikle ülkemizde artık birbirlerinden sorarak ve reçetesiz biçimde satılabilen bu ilaçları, her sıkıntıya çare olacak umuduyla psikiyatristlere danışmadan kullanmaktadırlar. Hasta yoğunluğu çok fazla olan psikiyatristlerin, zaman yetersizliği nedeniyle hastalarını yeterince değerlendirme olanağı bulamadan bu ilaçları kolayca yazmaları da antidepresan kullanımını çok fazla artırmıştır. Bugün ülkemizde devlet hastanelerinde uygulanan performans sistemi ya da özel hastanelerin iyi hekimi çok hasta bakan hekim olarak değerlendirmeleri, hekimleri daha çok gelir elde etme ya da işlerini kaybetmemek adına daha kısa sürede daha çok hasta görmeye itmektedir. Bu kısır döngüde tek kazanan, ilaç üretimi yapan şirketler olmaktadır.

İşte bugün çok güvenerek kullandığımız antidepresanların keşfi uzun süreli klinik araştırmalar soncunda değil, böyle tesadüflerle gerçekleşmiştir. Buna ek olarak, bu ilaçların kısa süreli ve gerçekten depresyonda olan hastalar üzerindeki etkileri güvenilirdir ancak, ruhsal sıkıntılarının depresyon hastalığından kaynaklandığı açık olmayan hastalar üzerindeki, özellikle uzun vadeli kullanımlardaki etkileri henüz yeterince araştırılmamıştır. Tesadüfen bulunmuş olan bu ilaçlar çok geniş bir toplum kesimi tarafından ve sıklıkla yılları bulan uzun sürelerle kullanılır hale gelmişlerdir. Bu ilaçların etki mekanizmaları ile ilgili de ciddi kuşkular vardır. Monoamin hipotezine dayanarak piyasaya sürülmüş olan bu ilaçların, depresyonda beyinde düşük olduğu varsayılan serotonin, noradrenalin ve dopamin düzeylerini (gerek enzim yoluyla yıkılmalarını engelleyerek gerekse geri alımlarını azaltarak) yükseltecekleri iddia edilmektedir. Ancak yine bir antidepresan olarak kullanılmakta olan 'tianeptin' adlı ilaç, diğer ilaçların tersine serotonin geri alımını artırarak, beyindeki hücresel aralıktaki serotonin düzeyini düşürmektedir.(4) Diğer antidepresanların işleyiş düzeneklerinin tam tersine bir işlev göstermesine karşın, bu ilaç da antidepresan olarak etki yapmakta ve bir antidepresan olarak kullanılmaktadır.

Bunun gibi birbirine zıt birtakım bulgulara karşın, antidepresanların halen depresyonda düzeylerinin düşük olduğu varsayılan monoaminlerin düzeylerini yükselterek etki ettikleri inancı sürmektedir. Oysa çok karmaşık bir yapıya sahip olan beynimizin hastalıklarının, bu tür basit modellere indirgeyerek anlaşılması zor görünmektedir. Şu an için depresyonun biyokimyasal nedenini tam olarak bilmediğimizi söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Bilmediğimiz bir şeyi de biliyor gibi davranmanın çok doğru olmadığını söylemek gerekir.

Antidepresan ilaçların etkilerinin plasebodan çok farklı olmadığını gösteren çalışmalar, depresyonda altta yatan biyokimyasal sorunun bu ilaçlarla düzeltildiğine yönelik iddiaları sarsan bulgulardır. Bu can sıkıcı bulguların bir diğer nedeni, depresyon teşhisinin gereğinden fazlaca genişletilerek konuluyor olması nedeniyle, aslında depresyonda olmayan hastaların da bu hastalık grubunun içine alınmasından kaynaklanıyor olabilir. Bu durumda, sadece beyinde var olduğu iddia edilen biyokimyasal sorunun yarattığı ufak bir depresyonlu hasta grubu bu ilaçlardan yarar görebilecektir. Diğer hastalarda ise böyle bir beyin biyokimyası bozukluğu olmadığı için bu ilaçların etkisi plasebodan farksız olacaktır. İlaçların etkisinin plasebodan farksız olmasının nedeni, hastalık tanımını çok genişletmekten dolayı, bu ilaçların etki etmeyeceği hastalık gruplarını da aynı ilaçlarla tedavi etme girişiminden kaynaklanıyor olabilir(5)

Hastalık tanımının çok genişletilmesi ile ilgili kanıtlara, bilimsel yayınlarda kullanılan tanısal adlandırmaları gözden geçirerek de ulaşabiliriz. 1940'lardan önce, depresif ya da başka yakınmalar yaşayan hastalar için kullanılan bir depresyon tanısı yoktur. O dönemde bu tür hastalar için melankoli ve manik depresyon adları kullanılmaktaydı ve depresyon kavramına yayınlarda çok sınırlı olarak rastlanılmaktaydı. (6)

Melankoli ve manik depresyon teşhisleriyle de bugünküne kıyasla çok daha ufak bir hasta grubu tanımlanmaktaydı ve muhtemelen bu hastaların beyinsel bir sorun nedeniyle hastalanmış olma olasılıkları daha yüksekti. Beyinsel bir biyolojik soruna bağlı olmayan ve daha çok çevresel koşullar nedeniyle sıkıntı yaşayan kişiler için depresyon kavramının kullanılması ile antidepresan ilaçların piyasaya sürülmesi arasında büyük paralellik görülmektedir. Bu kişilerin de depresyon adıyla adlandırılan grubun içine sokulması sonucunda, ilaçların kullanılacağı hasta sayısında ciddi bir artış ortaya çıkmıştır.


Dr. Mutluhan İzmir, Psikiyatrinin Karanlık Yüzü, Hayy Kitap, Sayfa: 74-77

Site editörünün notu: Konu hakkında daha fazla bilgiyi kaynak kitapta bulabilirsiniz. Lütfen ülkemizde bu sahada gayret eden doktorları, yazarları ve yayın evlerini desteklemek ve bu çığırın güçlenmesini temin etmek için kitaplarını satın alarak destek olun.

Dipçe:


(1) Lopez-Munoz F. Half a Century of Antidepressant Drugs. On the Clinical Introduction of Monoamine Oxidase Inhibitors, Tricyclics and Tetracyclics. Part I: Monoamine Oxidase Inhibitors. Journal of clinical Psychopharmacology, Volume 27, Number 6, December 2007,555-559.

(2) Moncrieff J. The creation of the concept of an antidepressant An historical analysis. Social Science & Medicine, 66,11,2008:2346-2355.

(3) Kirsch I. Antidepresan Efsanesinin Sonu. Çev. Dilek Onuk. Kuraldışı Yayınevi, 2012 İstanbul

(4) Kayaalp O. Tıbbi Farmakoloji (sayfa 791). Hacettepe-Taş Kitapçılık, Ankara 2005.

(5) Ghaemi SN, Vohringer PA, WhithamEA. Antidepressants from a public health perspective: re-examining effectiveness, suicide, and carcinogenicity. Acta Psychiatrica Scandinavica, 127:2, 89-93,2013.

(6) Moncrieff J. The creation of the concept of an antidepressant: An historical analysis. Social Science & Medicine, 66,11,2008:2346-2355.