Top Social

Depresyondayım. Antidepresan kullansam iyi olur muyum?

mutluhan izmir, psikiyatrinin karanlık yüzü, antidepresan, antidepresan tuzağı, depresyon, ilaç endüstrisi, uydurma hastalıklar, kaygı bozukluğu, klinik psikoloji, psikolojik danışmanlık, psikiyatri,



İlaç endüstrisinin sihirli cümlesi: "Beyninizdeki bir kimyasal bozukluk nedeni ile hayata uyum sağlayamıyorsunuz. Ama üzülmeyin. Artık bu sorunu giderecek bir hapımız var."

Depresyonda olduğunuzu düşünüyorsanız, bunları bilmelisiniz.

Aşırı karmaşık ve tam olarak anlayamamış olduğumuz bir yapıda ortaya çıkan hastalıkları çok basitleştirilmiş bir modele indirgeyip, nedenlerini o model üzerinden anladığımızı varsayarak tedaviler geliştirmek bizi derin yanılgıların içine sürükleyebilir. Özellikle de bu tedaviler oldukça tehlikeli ve insan yaşamını altüst edebilecek birtakım yan etkiler gösterme potansiyelleri taşıyorlarsa... Bu durumda insanlara, tedavi etmek amacıyla verdiğimiz ilaçlar yoluyla, hastalığın verebileceği zarardan çok daha fazla zarar verebiliriz! Bugün depresyon hastalığının tanımının yapılmasında bir sorun olduğu tartışılmaktadır.

Evet, ilaçların tedavi edebileceği depresyon tabloları kesinlikle vardır. Ancak her depresif belirti gösteren kişiyi, aynı hastalığa yakalanmış olarak varsaymak yanıltıcı olabilir. Çünkü depresif belirtiler gösteren kişilerin önemli bir kısmının, antidepresanların yan etkileri nedeniyle daha da kötüye gidebilecekleri ve tedavi edelim derken daha ağır depresyon tablolarını tetikleme olasılığımız olduğu söylenmektedir.(101) Bugün kullandığımız tanılandırma sistemi, antidepresan ilaçlardan yararlanabilecek hastalarla, bu ilaçların etkilerinden dolayı daha da kötüye gidebilecek olan hastaları birbirlerinden ayırmamaktadır. Ghaemi'nin belirttiği gibi, günümüzdeki tanılandırma sisteminde, depresyonun yanında, kaygı, mizaç bozuklukları ve duygudurum bozuklukları gibi birçok hastalığı, depresyon adıyla tek bir grup altında toplamaktayız. Bunun önemi, aslında antidepresan tedaviden yarar görmeyecek, hatta zarar görebilecek olan hastaları da antidepresan ilaç tedavisine maruz bırakma riskini artırmasında yatmaktadır.(101)

Psikiyatri, bugün insanların her sıkıntısına ilaçla çare bulma sevdasına düşmüştür. Üretemeyen, kendine yabancılaşmış, yalnızlaşmış, eylemsizleşmiş insanları, manzara seyredip, uzaklara dalıp mutlu hisseden birer tüketim makinesi halinde yaşatma hedefi, sağlıklı bir ruh haline ulaşma hedefi olarak tanımlanmaktadır. İnsanlar bu edilgen yaşamın hiçbir sıkıntı hissetmeyen aktörleri konumuna indirgenmek istenmektedir. Ancak bu yaşam biçimi insanın doğasına ters düştüğü için, sürekli olarak insanlara ilaçla müdahale etmek gerekliliği doğmuştur. Doğalarına zıt bir yaşama sürüklenmekten dolayı mutsuz hisseden insanlara ilaç tedavisi biçme etkinliği ise modern psikiyatriyi, otomatik biçimde hareket eden, beyinsiz bir deve dönüştürme riski içermektedir.

Depresyon modellemeleri, biyolojik sorunlar nedeniyle (hangi koşullar altında yaşıyor olursa olsun) depresyon hastalığına yakalanacak olan hastalarla, yaşam koşullarının getirdiği edilgenliğin ve yabancılaşmanın yaratacağı depresif belirtileri sergileyen insanları birbirinden ayırmalıdır. İkinci grup, birinci gruptan çok daha geniş olduğu için, günümüzdeki depresyon modellemesine göre (beyinde serotonin eksikliğinin depresyona neden olduğu savına dayanarak), aslında beyninde hiçbir biyolojik sorun olmayan geniş kitlelere serotonin 
yükseltici olduğu iddia edilen ilaçlar önerilmektedir. Bu durum, sadece ilaç üreten şirketlerin cirolarını artırmaya yaramaktadır, ilaçları kullanan insanların büyük kesimi için ise dişe dokunur bir yarardan söz etmek neredeyse olanaksızdır.

Günümüzde neredeyse hepimizin yaşamının bir parçası haline gelen depresyon ile kaygı bozukluğu grubu hastalıkların (obsesif-kompulsif bozukluk, panik bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluğu) teşhisleri ve bu teşhislere yönelik kullanılan antidepresan ilaçlar, aslında üzerinde dikkatle durulması gereken bazı sorunları da beraberlerinde getirmişlerdir. İnsanlık, bu dünyadaki uzun süreli varoluşunun son 50 yılı boyunca, şimdiye dek görülmemiş ölçüde yoğun biçimde ruhsal sorunlar yaşayan ve buna yönelik tedaviler talep eden bir konuma gelmiştir. İnsanların modern bir yaşama geçmesiyle ortaya çıkan yeni yaşam biçimlerinin getirdiği psikolojik yansımalar modern tıp tarafından yeterince irdelenmeden hemen bir hastalık olarak kabul edilmiş ve bu sorunları çözmeye yönelik özel bir etki gösterdiği öne sürülen birtakım ilaçlar yoğun olarak kullanıma sunulmuştur. Psikiyatri, klinik psikoloji ve psikolojik danışmanlık olarak adlandırılan meslek grupları ise çok derinlemesine sorgulamadan, bu hastalıkların teşhisindeki şişmenin ve bunlara yönelik uygulanan tedavilerin doğrudan ya da dolaylı olarak destekçisi konumuna gelmişlerdir.

Daha doğrusu, ilaçlar bu mesleklerin, bu meslekler de ilaçların varlık nedeni haline gelmişlerdir. Yüz binlerce yıldır, bugüne kıyasla çok daha zor koşullarda yaşamını sürdürerek bugüne ulaşmış olan insanlar, fiziksel yaşam koşulları önceki dönemlere göre çok daha rahatlamış görünse de, günümüzde neredeyse antidepresan ilaçlar olmadan yaşamlarını sürdüremeyecek bir duruma gelmişlerdir. Bu açıdan insanlığın bir ilerleme kaydettiği ileri sürülebilir mi? Fiziksel olarak daha rahat koşullara sahip olmak ama ruhsal sağlığı çok bozulmuş ve ilaçların yardımı olmadan yaşayamayacak duruma gelmek bir ilerleme midir? İnsanlar bugün önceki dönemlere kıyasla çok daha fazla tüketebiliyorlar ve tükettikleri maddelere ulaşmak için çok da fazla çaba sarf etmeleri gerekmiyor. Artık günümüzde ısınma, barınma, giyinme, beslenme gibi temel gereksinimleri karşılamak için sabahın köründe kalkıp gece geç vakitlere dek doğayla uğraşmak, üretmek zorunda değiliz. Süt içebilmek için koyunla, inekle uğraşmak zorunda değiliz, gömlek giyinebilmek için pamuk yetiştirmemiz gerekmiyor, gıdalarımız tarlada güneşin altında aylarca uğraşmamız gerekmeden ayağımıza dek geliyor. Isınabilmek için günlerce odun kesip, evimize taşıyıp onu yakmamız gerekmiyor, suyumuz kovalarla taşımamıza gerek kalmadan musluktan akıyor.

Bu gibi gereksinimlerin hazır olduğu bir yaşam tarzının bize sunulmuş olması hepimize doğal geliyor, hatta bu koşulları daha da iyileştirme peşindeyiz. Aslında şöyle bir baktığınızda günümüzün şehirli insanının yüzlerce yıl öncesinin saray ahalisinden çok daha geniş olanaklar içinde olduğu görülür. Artık o kadar boş vaktimiz var ki, yüzlerce televizyon kanalı, filmler, diziler ve internetin sunduğu olanaklar bile bu boşluğu tam olarak doldurmaya yetmiyor. Peki, artan bu fiziksel rahatlığa ve tek sorunun giderek boş vakitleri doldurabilmeye dönüştüğü bu yaşam biçimi insanları neden mutlu etmiyor ve ruhsal sorunlar ve bunlara yönelik sunulan ilaçların kullanımı katlanarak artıyor?


Günümüzde insanlığın ulaştığı bu farklı ve rahat yaşam biçiminin getirdiği ruhsal sorunların nedenini, modern tıp, beyindeki kimyasal dengesizliklere bağlı olduğunu öne sürdüğü depresyon ve kaygı bozuklukları adları altındaki hastalıklara bağlamaktadır. Bu hastalıklara sahip olduğu deri sürülen insan kitleleri, 50-60 yıl öncesine kıyasla bugün her ülkede 6 ila 10 kat arasında artış göstermiştir ve giderek genişleyen bu kitlelere beyinde olduğu ileri sürülen kimyasal dengesizliği düzeltmeye yönelik ilaç tedavileri sunulmaktadır. Bu ilaçlara başlandıktan sonra genellikle ilaçlar kısa bir sürede bırakılamamaktadır. Antidepresan ilaçlar yıllarca kullandırılmakta, sıklıkla insanlar bu ilaçları ömür boyu kullanma eğilimi göstermektedirler. Bu hastalıkların nedeni olduğu deri sürülen beyindeki biyokimyasal dengesizliklerin bir somut neden gibi önlerine konulmasından tatmin olan hekimler de zaten altta yatan bir kimyasal bozukluk olduğuna inandıkları için, uzun süreli ilaç kullanımına destek vermektedirler. Ancak unutulan bir şey var ki, şu anda beyinlerinde kimyasal 
bir bozukluk olduğunu öne sürerek ilaç tedavisi altına aldığımız bu geniş insan kitleleri, 50-60 yıl öncesine dek çok daha zor olan yaşam koşulları ile baş ederek, herhangi bir ilacın desteğine gereksinim duymadan yaşamlarını sağlıklı biçimde sürdürebiliyorlardı. Şimdilerde ülkemizde neredeyse her üç insandan birinin kullanır hale geldiği bu ilaçlar olmadan ve yaşamımızda sahip olduğumuz rahatlıklar yokken ruhsal olarak daha sağlıklı olabilmemizin sırrı neydi?

Beyinde varsayılan kimyasal bozukluk, son 50-60 yılın sorunu olarak, sonradan mı ortaya çıkmıştır? Böyle bir gelişme olduysa, yani 60 yıl öncesine dek beyin kimyası düzgün olan insanların beyin kimyaları bozuldu ise bunun sebebi nedir? Yoksa modern psikiyatri, beyninde böyle bir kimyasal sorun olan dar bir hastalık grubundaki bulguları, modern yaşam biçiminin insanlara kazandırdığı güçsüzlük, yabancılaşma, yalnızlık, bağımlılık gibi sorunların etkisi de ruhsal sorun yaşayan geniş kitlelere yamamak peşinde midir?

Bu kolaycı ve bazı kesimler için de kazançlı bir yoldur. İnsanlığı, yüz binlerce yıldır içinde biçimlenmiş olduğu yaşam koşullarından uzaklaştıran yeni yaşam tarzının etkilerini sorgulamak ve ruhsal hastalıkları buna bağlayarak açıklamaya çalışmak uzun, meşakkatli ve tüketime dayalı günümüz toplumunun yapısında sermayenin işine gelmeyecek bir yoldur. Bunun yerine insanları, "beyninizdeki bir kimyasal sorun nedeniyle yeni yaşam biçimine uyum gösteremiyorsunuz" diye ikna etmek ve "bu sorunu giderecek ufak bir hapımız var" diyerek onları çözüm sunulduğuna inandırmaya çalışmak daha kolay gibi görünmektedir. Cadının pamuk prensese sunduğu zehirli elmayı yiyecek miyiz? Günümüzde asıl sorun beynimizdeki kimyasal sorun değil de, başka nedenler olabilir. Örneğin rahatımıza olan düşkünlüğümüz, paylaşmaya yanaşmayan ve bizi yalnızlaştıran bencil yapımız, üretim yapan becerikli insan olmaktan uzaklaşarak tüketen bir asalağa dönüşmemiz, bu asalak ve zayıf yapımızı sevmekte güçlük çekmemiz, bu nedenle kendimizle kavgalı olmamız ve kendimize yabancılaşmış olmamız ise, çoktan zehirli elmayı ısırmışız demektir. Hal böyle ise, bu duruma tahammül etmemizi kolaylaştıracak ilaçlar bizim yaşam boyu arkadaşımız olacak ve onlar olmadan yaşayamayacağız demektir.

Duruma bu açıdan baktığımızda, modern bilimin ve modern tıbbın, psikiyatrinin ve klinik psikolojinin, insanları tüketime dayalı olarak kurulmuş bir dünya düzenine uyum sağlamaya yönelik olarak biçimlendirmeye çalıştıkları söylenebilir. Unutmamak gerekir ki her canlının içinde geliştiği ve biçimlendiği doğal bir çevre vardır ve ancak bu doğal koşullara uygun olarak yaşadığında fiziksel ve ruhsal dengesini koruyabilir. Henüz hiçbir canlı, içinde geliştiği doğal çevreye göre biçimlenmenin getirdiği bu bağlayıcı koşulları aşma olanağına sahip değildir. Tüm canlılar, bu koşullardan uzaklaştıklarında yaşamsal boyutlara varabilecek sorunlar yaşamaktadırlar. Bu gerçeği bildiğimiz halde yaşamımıza ne gibi sorunlar getireceğini iyice irdelemeden birtakım yeniliklerin peşinden gözü kapalı biçimde koşmaktayız. İnsanın diğer canlılardan en önemli farkı, içinde yaşadığı doğal çevreyi değiştirebilmesidir. Ancak bu değişime, insanların yeni koşullara uyum göstermesini sağlayacak düzeneklerle donatılması için gerekli olan değişim eşlik etmemektedir. Uyumu sağlayacak süreçler ise yüz binlerce yılda sonuç vermektedir. Eğer insan tükettiği her şey için mücadele etmesini ve çaba göstermesini gerektirecek doğal bir ortamda biçimlenmiş ise, şu anda içinde yaşadığı yaşam biçimi onun doğal yapısına terstir. Ve bu durumda yapısı da içinde bulunduğu çevrenin getirdiği uyumsuzluğa bağlı sorunlar yaşaması beklenen bir durum olacaktır. Bu nedenlerle, günümüzde yaygın olarak karşılaşılan depresif belirtilerin nedeninin, insan beyninin değişen koşullara uyum sağlayamaması olduğu ileri sürülebilir. Ancak bu sav, uyum sağlama düzeneklerini hızlandırma umudu doğurmamalıdır. Bu yöndeki bir umut, değişim-uyum süreçlerinin ne derece uzun sürelerde gerçekleştiği gerçeğini göz ardı etmekle olanaklı hale gelebilir. İnsan kendi biyolojik varlığının gerçeklerini aşarak yaşayabilme olanağından uzaktır. Değişim-uyum sürecinin hızlanmasını ummak ve insanların uyum gösterememelerini bir hastalık olarak değerlendirmek, insandan değil, yarı tanrı haline gelmiş bir varlıktan söz etmek anlamına gelecektir. Yani insanın temel gerçeklerini göz ardı ederek onun sorunlarına çare bulamayız.


Bir yarı-tanrının yeteneklerine bizi ulaştıramadığı için suçu beynimize atmak kolaycı bir yaklaşımdır. Bu suçlama, isyan eden beynimizi susturmaya yönelik ilaç tedavilerinin yolunu açmak anlamına gelecektir. Bu nedenle, modern tıbbın ileri sürdüğü birtakım savların sorgulanması gerekmektedir.Örneğin depresyon ve obsesif-kompulsif hastalıkların nedeni gerçekten beyin kimyasındaki bir bozukluk olabilir ancak bu neden, şu anda bu hastalıklara benzer belirtiler gösteren geniş kitlelerin rahatsızlıklarının gerçek nedeni olmayabilir. Benzer belirtiler her zaman aynı nedenden kaynaklanmayabilir.

Ancak eğer ufak bir hasta grubunu hasta eden etkeni, geniş insan topluluklarının içinde yaşadıkları koşullardaki değişimlere ayak uyduramamalarının doğurduğu sıkıntıların da etkeni haline getiriyorsak, bu doğru bir yaklaşım değildir. özellikle de bu gerekçe, insanların yaşadıkları sorunları çözmekten uzak olan ve sorunlarına sorun katabilecek birtakım ilaç tedavilerinin de yolunu açıyorsa daha da dikkatli olmak gerekecektir. Sözü edilen hastalıkların tedavisi için önerilen ilaç tedavilerinin, insanları çok hızlanan ve anlamlandırmaya zorlandıkları bir yaşam biçimine düşünmeden uyum göstermelerini sağlamak, kendilerine yabancılaştıran bir tüketim etkinliğine sorunsuz katlamalarını, bu
eylemi düşünmeden ve hızlı biçimde icra edebilmelerini sağlamak gibi bir etkisinin olup olmadığını da dikkatle sorgulamakta yarar vardır.

Bugün içinde bulunduğumuz durum, depresyon ve kaygı bozukluğu teşhislerinin çok geniş toplum kesimlerini kapsayacak derecede, belki de hiçbir dayanağı olmadan genişletilmiş olması ve buna eşlik eden ilaç kullanımındaki patlamadır. Bu iki olgunun birbirlerini teşvik eder tarzda bir etki yapmakta oldukları ile ilgili yaygın bir kanı vardır. Bu durumda antidepresan ilaçların, depresyonun varlık gerekçesi haline gelip gelmediklerini sormanın sırası gelmiştir denebilir. Bugün, depresyon ve kaygı bozukluğu gibi tanı kategorilerinde, gerçekte beyninde herhangi bir kimyasal sorun olmayan insanları da içine katacak derecede genişletilmiş olmalarından dolayı sorun vardır. Bu genişleme, beyninde kimyasal bozukluk olmayan kişileri gereksiz bir ilaç tedavisine maruz kalmaya itmekte ve bu ilaçların yan etkilerine de onları maruz bırakmaktadır. Beyinde kimyasal bir bozukluk olmasa bile uzun süreli antidepresan kullanımı, kişilikte çok sinsi gelişen birtakım değişikliklere yol açarak, önceki sayfalarda belirtildiği gibi bazı sorunlara neden olma potansiyeli taşımaktadır.

Bu sorunlardan belki de en önemlisi, bir sonraki bölümde ele alacağımız gibi, kaygının ortadan kaldırılmasının yarattığı 'sinsi' kişilik değişikliğidir.

Dr. Mutluhan İzmir, Psikiyatrinin Karanlık Yüzü, Hayy Kitap, Sayfa: 83-88

Site editörünün notu: Konu hakkında daha fazla bilgiyi kaynak kitapta bulabilirsiniz. Lütfen ülkemizde bu sahada gayret eden doktorları, yazarları ve yayın evlerini desteklemek ve bu çığırın güçlenmesini temin etmek için kitaplarını satın alarak destek olun.

Dipçe:


(101) Ghaemi SN, Vöhringer PA, WhithamEA. Antidepressants from a public health perspective; reexamining effectiveness, suicide, and carcinogenicity. Acta Psychiatrica Scandinavica, 127: 2, 89-93,2013.

ilk yorumu sen yap
Yorum Gönder